Phantom Thread

Phantom Thread

Yönetmen: Paul Thomas Anderson | Oyuncular: Daniel Day-Lewis, Vicky Krieps, Lesley Manville, Richard Graham, Camilla Rutherford, Harriet Sansom Harris, Brian Gleeson, Julia Davis, Nicholas Mander, Lujza Richter, Gina McKee, Philip Franks, Phyllis MacMahon, Silas Carson | Senaryo: Paul Thomas Anderson | 130 dakika | Drama

Basın gösteriminden çıkıp tuvalette tweet attığı iddia edilen şanlı nesilin bir üyesi olarak Phantom Thread’i de çabucak tüketmemi toyluğuma verebilirsiniz. Ama benimkisi 2017 film yılını artık görmek istememem, blogun varlığını sürdürmesinin yegâne sebebi olduğunu bildiğim ödüllerimi dağıtmak için can atmam ve biraz da Oscar sezonunun son bilinmezine olan açlığımla alakalı. Lafı daha fazla dolandırmadan noktayı koymak üzere hâlâ çalışan en iyi Amerikalı yönetmen vasfına kolayca yaraştırılabilecek Paul Thomas Anderson’ın yeni harikası Phantom Thread’i konuşalım diyorum. Açılışını yaptığı anda eski Hollywood’un kokusunu burnunuza ulaştıran 6 dalda Oscar adaylığı almış yeni PTA filmi, çok basite indirgenmek istenirse kolayca bir artist, üretici, sanatçı, kostüm tasarımcısı ile onun aşığı, ilham kaynağı, aynı zamanda hükmettiği işçisi, modeli arasındaki ilişkiyi anlatıyor denilebilir. Ellili yılları mesken edinmiş yeni hikâyesinde işine delilik derecesinde bağlı bir adam, zembille gökten inen yeni (etten) oyuncağını büyük bir hevesle eline alıyor önce. Ama ilk buluşmaları bile manidar. Bir yemekle başlayan sohbet, Daniel Day-Lewis tarafından canlandırılan Reynolds Woodcock’ın büyük keşif Vicky Krieps’in can verdiği Alma’yı atölyesine götürmesiyle devam ediyor. Özel hayatıyla kariyeri arasındaki tüm sınırlar yok olmuş. Dolayısıyla sevdiklerine de çalışanı gibi davranıyor Reynolds. Onları tatlı sert sevgiyle terbiye ederek bağlıyor. Canlarını yakıyor, ama muhtaç olduklarında da eser miktarda kollarını açıyor. Ama bu bambaşka bir kontekste aynı geçerlilikle uyarlanabilecek ilişkinin seyirciye dokunabilmesi Paul Thomas Anderson’ın bir noktada karakterlerinin ellerindeki kağıtları değiştirmesiyle alakalı. İki tarafı da eşit derecede hırpalarken inişler ve çıkışlar, Reynolds karşısında ona hak ettiği yanıtı verebilecek kadar zeki bir kadınla aşık attığından habersiz bir girdabın içine düşüyor. Öyle ki mükemmeliyete ömrünü adamış, “en” olurken kasvetlenmiş düzenini narin ve ürkek görünen genç kız ayağının altından çekiyor. Uzun bir aradan sonra iletişim kurması bu denli kolay bir Paul Thomas Anderson filmi izlemiş olmanın verdiği hazzın üstüne hakkında çok konuşulmuş bir meseleye hiçbir cinsiyeti ve tarafı bayağılaştırmadan yaklaşabildiği için de hayran kaldım sanıyorum. Kostümler, kızarmış ekmeğin çıtırtısı, prensesler hep araç… Belli belirsiz romantizmi ve adaplı komedisi haricinde kendini sanatla ifade eden bireylerin zatî kaynaklı istemsiz ötekileşmesine eldiven gibi oturan bir film dikilmiş burada. Mahrem duygular parmakların ucunda. Avucuna aldığı ise daha çok hiddet ve özgüvensizlik. Her taşı özenle yerleştirilmiş bir kaleyi daha çirkin hislerin dışavurumuyla dağıtıyor. Hitchcock benzetmelerinin yapılması boşuna değil özetle. Kapalı kutunun dışında da bakmaya kıyamayacağınız, tadına doyulmayacak hayatlar olduğuna dair çıkarımı kendi yalnızlığıyla ne kadar alakalı bilmiyorum ama yönetmenin. Bu yıl benzer bir noktadan yola çıkmasına rağmen betona yapışmış Darren Aronofsky’nin mother’ını konuşurken etrafındaki her kadına acıdığımızı dile getirmiştim. PTA ise kendini Tanrı addetmeyecek kadar zeki bir adam olduğundan belli belirsiz rafine kudretin hayatındaki kadında var olduğunu söylüyor. Benim hastalığım da, ilacım da sensin derken bahsettiği sadece Maya Rudolph mu, yoksa stilize sonuçlar doğuran tüm ilham kaynakları mı merak konusu. Magazinden uzaklaşıp ille de şikayet edecek bir şey arayanlara da Jonny Greenwood’un müziklerini işaret edeceğim. Haricî dinlendiğinde kulağa ekonomik ve ihtiyatlı gelen melodiler filmde aşırı kullanılmaktan heba oluyor. İlk yarıda tek bir sahnenin ezgisiz bırakılmayışı filmin devamına sakladığı silahlar öncesi seyirciyi oyalamaktan başka bir amaca hizmet etmiyormuş gibi davranmak sizin elinizde.
Fesat Mukayese: Maya Rudolph > Rachel Weisz

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da doktora yapıyor. Varı yoğu ödül sezonu. Evham ve düzen göbek adı. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara.

Benzer yazılar

2 Yorum

    1. Umur

      Hahaha Adem yazıyı tamamlarken aynı denklemi yazmayı düşündüm, sonra da senaryo taaa Rachel Weisz zamanında doğmuş ama diyerek JLaw’u sildim. Ama her halükarda katılıyorum, bilesin. Aklın yolu bir.

      Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir