Rötarlı Sezon Günlükleri: Altın Vuruş

Rötarlı Sezon Günlükleri: Altın Vuruş

Rötarlı Sezon Günlükleri’nde 2017/18 sezonuna vedamızı yapıyoruz artık bugün. Bundan sonra eski, nispeten daha uzun Sezon Günlükleri yazıma 2018 yazında yeni bölümleri yayımlanmış dizilerle geri dönüş yapacağım. Bu da kendi ödüllerimi dağıtabilmek adına son avazım diyelim. Hadi afiyet olsun!


SNEAKY PETE (2. Sezon)

Amazon’un nedenini bilmediğim bir şekilde yeteri kadar izleyicisi bulunmayan dizisi Sneaky Pete, televizyondaki en iyi kadroya sahip olduğunu kanıtlayan ikinci sezonunu da devirdi geçtiğimiz aylarda. Bryan Cranston’ın prodüktörlerinden biri olarak görev aldığı yapımda Giovanni Ribisi, Margo Martindale gibi tanıdık yüzlerin yanı sıra Marin Ireland’tan Peter Gerety’e kadar dev bir ekip kendi kariyerlerinin zirvesinden seslenip takım oyununun ne olduğunu kanıtlıyor âdeta izleyiciye. Ama bunun haricinde de çok iyi planlanmış ve kesinlikle kağıdın üzerine de iyi dökülmüş bir fikire sahip Sneaky Pete. Tüm yalanları, kalpazanlıkları, hileleriyle twist peşinden koştuğunda bile yutuyorum ben bu dizinin numaralarını. Tek bir şikayetim var; her sezona bir adet kötü adam kondurup sürekli al gülüm, ver gülüm diye koşturmalarından korkmaktayım. Cranston ilk sezonda arz-ı endam etmişti. Bu sefer John Ales ile kutsandık. Ve olası bir üçüncü sezonda da muhtemelen yeni bir villain teşrif edecek. Umuyorum bu sefer kendi içlerine dönüp, biraz aile içinde yarım kalan çatışmalarla oynamayı akıl ederler. Eğer final sezonuna doğru yol alıyorsak da Pete’in tüm foyalarının meydana çıktığını izlemek hiç fena olmaz açıkçası.
MVP: Giovani Ribisi (Marius / Pete)


THE TALE (TV Filmi)

#MeToo ve #TimesUp hareketinin ışığında dünyaya getirilen filmleri, dizileri gözümün önünden geçirince Laura Dern’ün Sundance prömiyeri sonrası HBO’ya satılan filmi The Tale’ın ne kadar önemli bir proje olduğunu fark ediyorum. Yan Odadan Filmler kapsamında izleyip, birkaç kelam edebilmek adına biraz demlenmesini beklediğim yapım, yönetmen/senarist Jennifer Fox’ın kendi deneyimlerinden senaryolaştırdığı bir içeriğe sahip. Basitçe, çocuk yaşta istismar edilen Fox’un bugünden geçmişe bakışını, hatırladığı parçaları bir araya getirişini anlatıyor The Tale. Bunu yaparken de zihninde kalanlarla, tarihleri ve küçük yaşta günlüğüne not ettiklerini birleştirince ortaya dehşet verici bir manzara çıkıyor. Mesaj oldukça basit: It’s not okay. Başlangıç ve bitiş noktası bariz bir şekilde kendini belli etmesine rağmen özümsediği üslubun yardımıyla bu mühim haykırış kademe atlıyor. En azından filmin sadece güne ayak uydurmaktan ileriye gittiğine, gün yüzü görmesinin sadece hâli hazır gündemden faydalanmak olmadığına ikna ediyor. İnce eleyip sık dokunmuş performanslarından önce en büyük alkış bu filme özel hayatından daha fazlasını veren ve kişisel olmaktan çıkaran yönetmen Jennifer Fox’a!
MVP: Jason Ritter (Bill)


THE HANDMAID’S TALE (2. Sezon)

Zamanın ruhunu yakalaması sebebiyle ilk sezonunu tüm dünya bir güzel kucakladığımız The Handmaid’s Tale, ne kadar “değerli” ve “önemli” olduğunun altını çizdiği yeni bölümleriyle 13 haftanın büyük bir kısmında eziyeti tattırdı bizlere. Sezonun ikinci yarısına kadar ne yapmak istediklerini bilmiyordu senaristler diyemiyorum. Aksine bunun bir oyalama tekniği olduğunu açıkça belli ettiler. Silahlar yedinci bölümle birlikte kuşanıldı. Musluklar açılınca da dizi kısa sürede ısındığımız o orta parmak pankartı tutan hâllerine geri döndü. Dizinin kadın hareketine olan katkısı yadsınamazken pek çok kadın karakterine insafsızlık etmesinden dert yanıyorduk. Neyse ki bu problem de çözülmüş. Şu noktadan sonra geriye kalan tek bir şikayetim var: Elisabeth Moss. Eğer böyle üstüne basa basa oynayıp, kameranın merceğine doğru fışkırtacaksa tükürük ve gözyaşlarını, ben Mad Men zamanında verdiğimiz krediyi bile geri almaya razıyım.
MVP: Yvonne Strahovski (Serena Joy Waterford)


A.P. BIO (1. Sezon)

Saturday Night Live’ın efsanevi yaratıcısı Lorne Michaels’ın yapımcıları arasında yer aldığı bu minik NBC komedisi, kanalın ilk sezonu azıcık fan kitlesine sahip olunca bir sene daha devam ettirdiği, sonra da hunharca yayından kaldırdığı projelerden birini andırıyor; ama bakalım… Belki Lorne’un ismi bir şeylere engel olur. Harvard’tan atılınca doğduğu kasabaya geri dönüp lise öğretmenliği yapmaya başlayan ve bu süreci hayatındaki bu büyük düşüşe sebep olmuş arkadaşından intikam almak için planlar kurmaya adayan ana karakteriyle daha evvel ekrana gelmiş komedilerden izler taşıyan bir dizi esasında A.P. Bio. Fakat her biri birbirinden orijinal öğretmenler ve öğrencileriyle bir an olsun tempoyu düşürmeyip, bolca kahkaha armağan ediyor izleyicisine. Dev bir casting başarısına sahip kısacası. Çünkü aşina olmadığınız tek bir öykü dahi barındırmamakta 13 bölümlük ilk sezon. Ve tüm bu sıradanlığı fazlasıyla özgün bir paketin içerisinde servis edebilmesinin yegâne sebebi de tamamı SNL’de çalışmayı hak eden genç ekibi.
MVP: Tüm oyuncu kadrosu diyerek hile yapabilir miyim?


A VERY ENGLISH SCANDAL (Mini Dizi)

Hugh Grant ve Ben Whishaw’u buluşturan BBC projesi A Very English Scandal, ABD’ye henüz uğradı ama pek de ses getiremedi ne yazık ki. Halbuki kariyeri baştan savma performanslarla dolu Grant’i ilk kez oyunculuktan zevk alırken izleme fırsatına erişiyoruz. Yetmişli yıllarda Liberal Parti’nin lideri olarak görev yapan Jeremy Thorpe ile bir zamanlar birlikte olduğu Norman Scott’ın ilişkisini inceleme altına alan mini dizi, bilhassa bu ilişkinin sonrasında olanlara ve mahkemeye kadar taşınan olaylara odaklanıyor. Yalnız bir noktadan sonra komedi tarafı o kadar ağır basıyor ki senaryonun, A Very English Scandal üç bölümde tamamlanmasına rağmen çabucak odağını kaybediyor. Ama İngilizliğin şanında var mesajı verip kenara çekilmek ve işi aktörlere bırakmak. Özellikle TV’de bunun örneğine sıkça rastlıyoruz. Burada da gelenek bozulmak istenmemiş belli ki. Üzerinden çeyrek asır geçmesine rağmen hâlâ geçerliliğini koruyan önyargılarımızla uğraştıktan sonra meydan Grant ile Whishaw’a kalıyor. Pinpon maçı izler gibi bir ona, bir ona baka baka boyun kaslarımızı zedeliyoruz, başka bir şey değil.
MVP: Hugh Grant (Jeremy Thorpe)


SEVEN SECONDS (Mini Dizi)

Çalışan en iyi siyahi aktrisler sorulduğunda neden Viola Davis’in, Alfre Woodard’ın, Angela Bassett’ın ve hatta Halle Berry’nin adı anılıyor da Regina King’e sıra gelmiyor? Önce Southland ile canımıza okuyan, ardından American Crime’ın üç ayrı sezonunda üç benzersiz performans sunan ve The Leftovers’ı da varlığıyla kutsayan King bence sadece siyahi aktrisler arasında değil, çalışmakta olan tüm kadın oyuncular arasında kaymak tabaka ile birlikte adı anılması zaruri bir yetenek. Netflix’te sessiz sedasız gösterilen ve Emmy’e King’in performansıyla aday olan mini dizisi Seven Seconds da yine ilgi görmeyi hak eden bir iş olmuş. Hatta American Crime’ın hiç çekilmemiş dördüncü sezonu muamelesi yaptım ben birazcık. Beyaz polisler, siyahi vatandaşlar, ölçüsüz şiddet, faşizm ve bugünün Amerikası üzerine doğru gözlemlerde bulunan bir anlatı. Üstelik yaratıcısı da Mireille Enos’lu muazzam The Killing’te çalışmış Veena Sud. Daha ne olsun? Tabi toplumsal dramaya yüzünü döndüğü anlarda aynı mesajın altını çizmek ve hatta kaygılarını defalarca karakterlerinin ağzına tıkamak gibi noksanları da var. Ama olsun, Regina King hepsini unutturuyor.
MVP: Regina King (Latrice Butler)


WESTWORLD (2. Sezon)

Christopher Nolan beyefendinin erkek kardeşi tarafından kaleme alınan Westworld, The Dark Knight Rises ile düşüşe geçen ve geçmişteki foyalarını da ortaya çıkaran bugünün Nolan klanı problemleriyle donatılmış bir sezonu tamamladı. Ah ah nerede o geçen seneki kısık ateşte bilimkurgu servis eden, hak edilmiş ukalalık? Yeni bölümlerin tamamı muhteşem setlerin ortasına bırakılmış, ezberlediği diyalogların ne anlama geldiğini bile bilmeyen performanslarla, birbirine bağlandığında dahi bir anlam ifade etmeyen hikâyeciklerle dolu. Kaldı ki twist ekonomisine bayılan ve bu şok faktörünün yardımına yerli yersiz başvuran kardeşler, bir de lineer zaman akışını takip etmeden bir gelmişe, bir geçmişe ekmek banıyor. Bu da ikinci sezona yetecek kadar öykü biriktirememiş, biriktirdiklerini de 10 bölüme güzel yayamadıklarının farkındalığından olsa gerek. HBO’nun büyük bütçeli projelerine uygun gördüğü “8 bölüm seyirciyi yor, son 2 bölümde vitesi artır.” taktiği de işe yaramadı. Hadi çocuğum, dersine çalış da gel.
MVP: Ed Harris (Gunslinger)


GOOD GIRLS (1. Sezon)

Geçmişte severek izlediğim üç dizinin kadın oyuncularını bir araya getirmiş Good Girls: Mad Men’den Christina Hendrick, Parenthood’tan Mae Whitman ve Parks and Recreation’dan Retta. Bu sebeple her şeyden evvel, geri planda kalmış yardımcı aktrisleri spot ışıklarının altına taşıdığı için bile müteşekkirim esasında. Konu itibariyle de Breaking Bad’in bıraktığı yerden daha mizahi bir şekilde topu alıp yoluna devam ediyor. Merkezde üç anne var. Üçü de hayatlarında maddi problemlerle boğuşmakta ve bir yeri soymanın, bunun sonrasında da para aklamaya kadar varan karanlık faaliyetlerde bulunmanın mümkün olan en mantıklı çözüm olduğuna inanıp harekete geçiyorlar. Sonrası bol bol ne yapsak, nasıl kurtulsak, evlatlarımıza ne şekilde kol kanat gersek resitali. Çok orijinal fikirlerle donatıldığını iddia edemeyeceğim; fakat Good Girls’ün lokomotif gibi işlemesini sağlayan bir oyuncu kadrosu var. Bu da senaryodaki tembel işi olay örgülerini bir nebze örtbas etmeyi başarıyor. Önümüzdeki yıl içerisinde izleyeceğimiz ikinci sezonda çiğ yerleri törpülenirse oturur tekrar bir değerlendirme yaparız artık.
MVP: Retta (Ruby Hill)


TRUST (1. Sezon)

Ridley Scott’ın uğruna All the Money in the World’ün çekimlerini hızlandırdığı, hatta Kevin Spacey skandalı üzerine Christopher Plummer’ı alıp yeniden sete döndüğü bir dizi Trust. FX’in antolojik yapımı ilk sezonuna Getty ailesiyle başladı. Donald Sutherland, Hilary Swank, Brendan Fraser ve Harris Dickinson’ın başını çektiği müthiş ekiple tüm bu kaçırılma öyküsünün katmanlarını inceleme fırsatı bulduk bir kez daha. Üstelik bu sefer geminin kaptanlarından biri de sevmelere doyamadığımız yönetmen Danny Boyle. Ama tabii bir projeye dahil olan her ismin hatırı sayılır bir kariyerle buralara kadar gelmiş olması o yapıma çağ atlatmıyor. Çünkü Trust, 10 bölüme yayılacak kadar detay barındırmayan bir olayı ele alıyor ve bunu bilmesine rağmen de dolgu hikâyeler konusunda fazlasıyla cimri davranıyor. Sırf bu yüzden Trust’ın ilk 2-3 bölümü haricinde hakikaten de izlenmeyi hak edecek bir icraatte bulunmadığını söyleyebiliyorum. Ama nedir? Gettyler manyak, Gettyler rahatsız, paranın insan evladına yapabildiklerini görmek her daim çekici. Setleri, kıyafetleri, gerçek olduğunu bildiğiniz korkunç perspektifleriyle en azından dünyaya sosyopat nesiller armağan eden aileyi bir kez daha tanımış olduk, fena mı?
MVP: Donald Sutherland (J. Paul Getty)


HOWARDS END (Mini Dizi)

1992 yapımı, James Ivory üretimi uyarlamasına bayılmamakla birlikte 20. yüzyıl İngilteresi’nde vuku bulan sınıf ayrımlarıyla ilgili incelikli fikirleri olduğunu düşündüğüm Howards End, BBC desteğiyle bir kez daha ekranlarımızda yer buldu. Hayley Atwell, Matthew Macfadyen, Tracey Ullman ve Julia Ormond’ın yanı sıra yeni tanıştığımız genç yetenekleriyle de epey keyifli bir seyir vaat eden bu 2018 model Howards End’in en büyük avantajı zaman tabii ki de. Tek hamlede yutmak yerine öyküsünü dört bölüme yayarak tüm ayrıntıların tadını çıkarmamıza yardımcı oluyor. Özellikle ilk iki bölümün “Neden televizyon, filmlerden daha iyi bir anlatım aracı?” sorusuna harika cevap verdiğine inanıyorum. Ama sonrası yokuş aşağı bir yuvarlanma. Zaten esas materyalde de benzer bir durum söz konusu değil mi? Bakın üzerinden ne kadar zaman geçmiş, hâlâ aynı sığ hırsların peşinden koşuyoruz dedikten sonra meseleyi aldım, verdim, ben seni yendime dönüştüren pasaklılığına oldum olası tahammülsüzüm. Bu buluşmamızda da değişen bir şey olmadı.
MVP: Matthew Macfadyen (Henry Wilcox)


ARRESTED DEVELOPMENT (5. Sezon)

Arrested Development mı yorgun düştü, yoksa dizi hep yorgundu da çeşit görünce biz mi gerçeği gördük diye sorguluyorum baştan sona kakafoni gibi hissettiren beşinci sezonu izlediğimden beri. Büyü nerede bitti hakikaten? Ana kadroda hikâye için önem teşkil eden bir karaktere elveda mı dedik? Yo hayır. Yani Liza Minnelli’yi izlemek her zaman keyif veriyordu; fakat bize Arrested Development’ı tamamlamak için motivasyon sağlayan tek oyuncu oydu diyemeyiz. Ron Howard’ın anlatıcılığı kafamızı mı şişirdi? Belki. Ama adamın ilk kez kaptan köşküne yerleşip mikrofonuyla beyin hücrelerimizi öldürüşü değil ki bu. Jessica Walter tam gaz memnuniyetsiz anne olarak huzur bozuyor mu? Evet. Arrested Development’a sevdalanmamızın asıl sebebi zaten kendisi. Eee, daha ne istiyoruz? Hikâyeler aynı absürtlükte, herkes birbirinden nefret etmeye devam ediyor, düşen kalkamıyor, kalkan yürüyemiyor. Ne eksik? NE? Samimiyet olabilir mi acaba? Şevk, yerini paraya olan açlığa mı bıraktı? Bunun bir dost toplantısı olduğunu unutturmuş da olabilirler. Takke düştü, kel göründü. Hadi git şimdi dağa taşa bağır Jeffrey Tambor, belki bir dinleyen olur.
MVP: Jessica Walter (Lucille Bluth)

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.