Rötarlı Sezon Günlükleri: Şok, şok, şok, sezonu kapatıyoruz!

Rötarlı Sezon Günlükleri: Şok, şok, şok, sezonu kapatıyoruz!

Blogun varlığının esas sebebi ödül dağıtmak olduğu ve Haziran’a girdiğimizden vadesini tamamlayan geçmiş televizyon sezonu için kollarını sıvamak istediğimden elimdeki birikmiş, ama hakkında bir şeyler karalamadığım dizileri hızla yazıp önüme bakmak istiyorum. Bugün de sezonun belirli noktalarında dağınık bir şekilde izlediğim ancak çoğunun yayın tarihinin üzerinden asır geçtiği için üzerine tekil olarak bir şeyler karalamayı anlamsız bulduğum 9 yapım hakkında fikir beyan edeceğim. Yuh Umur şimdi mi aklına geldi diyenler #PrideBoy ile oyalanabilir. Kalan sağlar bizimdir!

SNEAKY PETE (3. Sezon)

Türkiye’de en az izlenen diziler listesi yapılsa ve başta Sneaky Pete çıksa herkes ekrana boş boş bakar herhalde. Kendi ödül zırvalığımda da bolca yer ayırmaya çalıştığım yapım, düzenbazlıklarına bir yenisini eklediği üçüncü sezonunu da tamamladı ama doğru düzgün seyircisi bulunmamasına rağmen. Yalnız bu sefer durum pek parlak değil. Tekrara düşen yapımda tüm karakterlerin motivasyonlarını kaybettiği ve başladığı yerden çok uzak noktalara gelerek tanınmaz karikatürlere dönüştükleri inancındayım. Performans konusunda eksiği değil fazlası bulunan projenin bu yıl büyük final yapmış olmasını çok isterdim doğrusu. Çünkü bir kez daha Giovanni Ribisi’nin batağa sapladığı aileyle olan yalandan ilişkisine geri dönüşüne kanmayacağız gibi hissediyorum. Hele bu sezonun tırmalamaları… Aman aman!
MVP: Margo Martindale (Audrey Bernhardt)


ESCAPE AT DANNEMORA (Mini Dizi)

Ekrandaki yolculuğunu aylar önce tamamlayan Escape at Dannemora, Ben Stiller imzalı, gerçek olaylardan kurgulanmış, dört başı mamur performanslarla dolu şahane bir mini dizi. Artık yozlaşmış adalet sistemi, dört duvar arasındaki örgütlü ırkçılık ve buna bağlı uyuşturucu, çete, cart curt hikâyelerinden o kadar bıkmışız ki büyük bir kısmı hapisanede geçen, ancak konu aldığı 2-3 kişiyi tanıtabilmek için karakter çalışmasına girişen ve sosyal faktörleri bir nebze askıya alan bir senaryo görünce pek taze geldi. Bilhassa Patricia Arquette’in harikalar yarattığı sarmalı tek başına öyküsünün insanlarına adanmış bir takım geveleme de sanmayın sakın. Geçtiğimiz sezonun muhakkak izlenmesi gereken projeleri arasında üst sıralara oynayan yapım o cilasız, insan evladına özel ham hâliyle kendi devrimini kendi yaratıyor.
MVP: Patricia Arquette (Tilly Mitchell)


MOM (6. Sezon)

Her sene Mom hakkında yazı yazarken bir Chuck Lorre dizisini övdüğüme inanamıyorum diyorum ve yine geleneği bozmayarak beyanımı tekrarlayacağım: Bir Chuck Lorre dizisi övdüğüme inanamıyorum! Adına yaraşır bir şekilde iki çocuğuna bakmakla yükümlü, eski alkolik, otuzlarının sonundaki bir anneyi konu alan Mom seneler içerisinde öyle bir devrim geçirdi ki şu an aynı AA grubunda yer alan (neredeyse hepsi) orta yaşlı beş altı kadının komik hikâyelerine, dostluklarının kahkaha dolu sayfalarına yön vermeye başladı. Üstelik ellerinde bir stüdyo komedisi var diye karanlıkla oynamaktan da çekinmiyor senaryo odası. Geçtiğimiz sene bilhassa dizinin orijininden çok koptuğunu söyleyerek birazcık saydırmıştım; ama yok yahu taş gibi sitcom! Türü mezara yatırdığımız düşünülürse hele fazladan alkış tutmalık özel bir proje olduğu bile iddia edilebilir.
MVP: Allison Janney (Bonnie)


DERRY GIRLS (2. Sezon)

24 saatlik bir zaman dilimi içerisinde birikmiş 12 bölümünü tükettirecek kadar eğlenceli bulduğum Derry Girls, BAFTA adayları açıklandığından beri ziyaret edilecekler listemin bir köşesinde duruyordu. Kuzey İrlanda’nın küçük kasabası Derry’de geçen ve bölgenin seksenlerdeki politik ve sosyal ikliminden de ufak detaylar sunan yapım has bir Ada komedisi esasında. Dinin, toplumsal değerlerin, kültürün henüz pek çok can acıtıcı hayat felsefesi ölmediğinden safkan tutulduğu zaman aralığına dönüp, konu edindiği toprakların ve insanının tadını çıkarıyor. Her şeyden önce muazzam bir casting ve neredeyse karikatürize, ancak her uçuk özelliği geçerli bir görüşe bağlanıp sağlamlaştırmış karakterleriyle deli dolu bir senaryo buluşmuş. Ötesi salt güldürü zaten. Bilhassa başroldeki kızcağızın Emma Stone ile benzer mimiklere sahip olduğunu görüp bana hak vermek için bile izlemeniz gerek!
MVP: Saoirse-Monica Jackson (Erin)


BETTER CALL SAUL (4. Sezon)

Bunu Breaking Bad izlemiş herkese söylüyorum, bir kez de Oscar Boy sayfalarında tekrarlayayım: Better Call Saul, Vince Gilligan’ın bugüne kadar yaptığı en iyi şey! Hâlâ yeterli miktarda seyirciye ulaşamamış olmasını şaşkınlıkla karşılıyorum. Çünkü karakterleri için yarattığı evreni çoktan çözümleyen Gilligan, Breaking Bad’te fazlasıyla faydalandığı formülleri askıya alarak esas adamı Saul/Jimmy için yeni bir cephe yarattı. Hem çok tanıdık, hem de çok yeni bir ritimle işliyor her bölüm. Ve bu sezon, bir kenara ayırıp pohpohlayacak karakterde bir bölümü olduğuna inanmasam da, hep zirveye yakın bir yerlerde seyreden hikâye anlatma kabiliyetiyle en iyi yılını tamamladı Better Cal Saul. Üstelik bunu ana karakterlerinden birini arkasında bırakarak yaptı, daha ne diyeyim? Bayılıyorum her şey yerli yerine oturdu dediğimiz dizilerin inşa ettikleri her şeyi tek harekette dağıtıp yeniden harekete geçmesine. Hadi koca bir alkış!
MVP: Rhea Seehorn (Kim Wexler)


CATCH-22 (Mini Dizi)

George Clooney sapsarı bir renk paletiyle döne dolana aynı insanları ve aynı dönemi anlatmaktan ne zaman vazgeçecek? Bırak artık şunun yakasını Clooneyciğim. Olmuyor işte. Sen kara komedi yapamıyorsun, ruhunda yok! Girls’ün ardından James White ve The Sinner’da ne kadar yetenekli olduğunu anlamamızı sağlayan Christopher Abbott’ı merkezine koymuş ve daha önce filmi, dizisi, her türlü adaptasyonu yapılmış bir öykü bu. İkinci Dünya Savaşı’nı arkasına kondurarak dünyanın cehaletine ve insanoğlunun vahşetine kendince mizahi bir yorum getiriyor işte. Ama nasıl monoton, nasıl küflü, nasıl sarkması bol bir sinema dili var anlatamam. Hâlbuki bıraksa şu kameranın arkasına geçmeyi, yüzde yüz bir role verse kendini George oğlumuz, alsa tonla ödül, fena mı? Bir de sürüklemiş televizyon kraliyetinden Hugh Laurie ile Kyle Chandler’ı yanında, uyduruktan karakterleri de ellerine tutuşturmuş. Amaan aman!
MVP: Christopher Abbott (Yossarian)


ANGIE TRIBECA (4. Sezon)

Absürtlükte sınır tanımayan Angie Tribeca da sessiz sedasız dördüncü sezonunu tamamladı. Rashida Jones hanımefendi bu sefer partner değiştirmiş ve diziye Bobby Cannavale girmiş. Pek hakim olmayanlar için de söyleyeyim, görsel medyadaki her şeyi parodi ürünü olarak kullanmaktan çekinmeyen ve tamamı kelime şakaları üzerine kurulu bir dizi bu. En basitinden deyimleri parçalarına ayırıp, aklınıza asla gelmeyecek hastalıklı biçimlerle ifade edip eğlenmesine bakıyor. Yıldızlarla dolu konuk oyuncu kadrosuyla yahu burada neler dönmüş de haberimiz olmamış demeniz bile mümkün. Hatta dördüncü sezon özelinde de asla yaşlandırılmamış Rashida Jones’un seneler sonra hapisten çıkıp kocaman olmuş oğlu Bobby Cannavale ile türlü maceralara atıldığını ekleyeyim ki, dizinin neyi kovaladığını azıcık anlayın. Yorumdan çok tanıtım gibi oldu değil mi? Ama kendilerince eğlendikleri koca bir delilik zaten Angie Tribeca, neyini eleştireyim?
MVP: Bobby Cannavale (Angela ‘AJ’ Giles Jr.)


HOMECOMING (1. Sezon)

Julia Roberts’ın ilk kez televizyona teşrif ettiği Homecoming de yayınlandığı dönemde epey bir konu olmuştu sosyal medyada. Biçim olarak inanılmaz yenilikçi, kurgudaki oyunlarıyla seyircisini sürekli ayık tutan ve ait olduğu esas janr diyemesek de “gerilim” türü başlığı altında yeni şeyler deneyen şahane bir proje bence. Ancak zamanında Mr. Robot’ta da aynı hisleri yaratan ve kısa sürede çuvallayan Sam Esmail beyefendi (bu dizinin de yaratıcısı), şahane konseptler üretmesine rağmen hikâyesini dolgunlaştıracak fikirler bulmakta epey zorlanıyor. Homecoming’in sıkıntısı da biraz bu. Büyük ifşası bile biraz omuz silkmeyi hak eden cinsten bir sıradanlığın parçası gibi. Ancak sırf tüm oyuncularından maksimumunu alabildiği, biçimde türlü maceralara kalkıştığı için tamamen yabana atmayı uygun görmüyorum. Benim merak ettiğim ikinci sezonda ne yapacakları. Ne olur Mr. Robot gibi kendini tekrar edip, psikoz nöbetleri geçirmesin gözümüzün önünde.
MVP: Julia Roberts (Heidi Bergman)


RUSSIAN DOLL (1. Sezon)

Her gün yeniden ölmek ve bir tekrarın içerisine hapsolmak üzerine o kadar çok şey izledik ki seyircinin bu konuyu işleyen projelerde yeni bir şeyler aramasını haksız bulmuyorum bu yüzden. Ancak Russian Doll, önümüze yeni bir cevap sunmuyor olmasına rağmen bir açılıyor pir açılıyor gibi hissettim ben keyifli seyir sürecim boyunca. Sona doğru tüm zincirlerini kırıp, varoluşumuzun üzerine kendi düşüncelerini en çiğ şekliyle servis edişinde beni çeken, dayanıksız ve bunun cazibesiyle nefes alan bir şeyler var. Yahu her şeyi bir kenara bıraktım, Natasha Lyonne bana Orange Is the New Black’te doyamadığınızı biliyorum diyerek varını yoğunu aksetmiş bu projenin özüne. Daha ne olsun?
MVP: Natasha Lyonne (Nadia Vulvokov)

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.