Rötarlı Sezon Günlükleri: Güle güle 2018/19 TV sezonu!

Rötarlı Sezon Günlükleri: Güle güle 2018/19 TV sezonu!

Her sene dizileri bittiği gibi yazacağım, biriktirmeyeceğim diye ısrar ediyorum ama olmuyor, olamıyor. Umarım önümüzdeki sezonda sözümü tutmayı başarırım. Yavaştan yaz aylarında başlayan televizyon projelerini yazmak ve tabii kendi ödüllerimi dağıtarak Haziran 2018 – Mayıs 2019 arasında ekrana gelen yapımları değerlendirmek istediğim için bir avazda elimde kalanları da karalayayım ki aklımda bir şey kalmasın dedim. Fikir beyan etmesen olmaz mı haykırışıklarını duyar gibiyim. Haklısınız da ben iflah olmaz bir bloggerım ve bu ara elimde fazlaca boş vakit var. O yüzden çok üstüme gelmeyin diyor ve birikmişlerle sezonu kapatıyorum. Buyursunlar:

WHAT WE DO IN THE SHADOWS (1. Sezon)

Taika Waititi’nin ABD’ye ayak basmadan evvel fevkaledenin fevkinde seyir alan kariyeri için en nadide parça olarak What We Do in the Shadows’u gösterebiliriz sanırım. Şimdi bu şahane komedi, mockumentary alt türünün başını arşa değdiren yeni bir formda televizyonlarımıza konuk oluyor. Mormon icadı vampir – insan – kurtadam aşk üçgeni popüler olduktan sonra konunun bütün zayıf taraflarından dört başı mamur bir güldürü üreten Waititi ve Jemaine Clement ikilisi neyse ki hayal kırıklığına uğratmıyor. Sıfırdan yapılan casting, hikâyeye eklenen birbirinden keyifli yeni karakterler ve tabii bitmek bilmeyen ünlü cameoları ile kazanan taraf biziz özetle. Üstelik çıktığı yetenek keşfinde de öyle hazinelere ulaşmışlar ki adlarını ezber etmemek elde değil. Merak ettiğim 20 dakikaya çarpı iki katı kahkaha sığdıran bu dâhilerin eldeki materyal bitince keşfedilmemiş topraklara girip nelerle haşır neşir olacağı. Gerçi tereddütüm yok ya neyse. Siz iyisi mi, izleyecek bölümler birikmeden zat-ı şahanelerinin tadına bakın.
MVP: Natasia Demetriou (Nadja)


DEAD TO ME (1. Sezon)

Sezonu kapattım kapatacağım derken Netflix’in yaptığı sürprizle izleme listeme düşen Dead to Me, pek sevdiğim ancak hak ettikleri kıymeti görmeyen iki aktrisi buluşturuyor: Christina Applegate ve Linda Cardellini. Şimdiye kadar herkes twisti öğrenmiştir muhtemelen ama ben keyfini bozmamak için sadece vicdan azabı üretimi bir dostluğun konu alındığını işaret edeceğim. Kırklı yaşlar için tasarlanmış bir Grace and Frankie olarak da değerlendirilebilir. Ama içerisinde geleneksel komedi anlayışının dışına çıkan bir takım ögeler bulunmakta Desperate Housewives semalarını hatırlatan. Neyse ne efendim, başarabildikleriyle gelecek vaat eden bir komedi fikrimi soracak olursanız. Çıtır çerez yaz dizisi formunda olduğunun da bilinciyle Emmy ve benzeri kurumlar için yapılmış bölümlerle dikkat dağıtmıyor. Hedef belli, öykü belli, elindeki materyalin izin verdiği kadar espriyi monte ederek önüne bakıyor. Finalde de ikinci sezonu kesinleştiren yeni bir sürpriz yaptı hem izleyicisine, daha ne olsun?
MVP: Christina Applegate (Jen Harding)


GOOD OMENS (Mini Dizi)

Hem evren, hem de kalbimin sahibi (bak bak arabeskliğe bak) beni bunları söylediğim için asla affetmeyecek biliyorum ama Good Omens tam anlamıyla laboratuvar ortamında piyasadaki bütün bilimkurguları izleyen seyirci için üretilmemiş mi sizce de? Michael Sheen’in istediğinde nasıl iç sıkan bir abartıyla oynadığını, David Tennant’ın da yeteneklerinin ne kadar sınırlı olduğunu hatırlatır cinsten bir eziyet gibi. Zeki olarak addettiği tüm detaylar o kadar “Yaratıcı Fikir 101” ki üzerine yorum yapmayı bile anlamsız buluyorum. İyiyle kötünün buluşması, kıyamet kapılarının aralığından evrenin dengesiyle oynayan zebanileri Neil Gaiman’ın hiçbir zaman hazzetmediğim bibliyografisinde hapis kalsaydı keşke. Ama her kör satıcının bir topal alıcısı olduğu gibi, piyasadaki bütün fantezi kitaplarının da hitap ettiği bir kitle oluyor efendim. O yüzden altmışar dakikadan altı bölüm çığlık sesi kaydetseler daha az tahribat bırakacak mini seriyi sevenlerine bağışlıyorum.
MVP: Sonunu getirebildiğim için ben!


THE CHI (2. Sezon)

Lena Waithe’in toplum bilinçlendirme dizisi olarak başlayan ve bir öykünün tonunu karakterlerinin rengi bellediğinde karşılaştığımız klişeleri tekerrür eden dizi The Chi öyle toparlandı ki ikinci sezonuyla, kesinlikle gemiyi erken terk edenlerden bir şansı daha hak ediyor. Uyuşturucusu, silahı, çetesi, polis şiddeti, ekonomisi, adaletsizliği derken bütün sosyal temalara aynı anda değinen matematiği bu sefer dengeyi buldu ve nihayet The Chi’nin senaryosunu kaleme alanlar en nihayetinde “gerçek” insanlar anlattığını hatırladı. Ava DuVernay’in sosyal medyasından hâllice akışın ara ara nefesleniyor olması epey işe yaradı kısacası. Bu sırada haklı isyanlarından vazgeçtiği de sanılmasın. Ancak oyuncularına bile daha fazla hareket alanı tanıyan olaylara yer vermesinin bir izleyici olarak beni epey memnun ettiğini belirtmem gerek.
MVP: Jacob Latimore (Emmett Washington)


THE HOT ZONE (Mini Dizi)

The Good Wife sonrası ne yapacak diye merakla beklediğimiz Julianna Margulies, Dietland sonrası bir hayal kırıklığıyla daha karşımızda. Chernobyl ile aynı dönemde görücüye çıkmasını pek talihsiz bulduğum The Hot Zone, Ebola virüsünün ortaya çıkışını ve sonrasında yaşanan, haberimizin olmadığı krizi konu alıyor. Sosyal sorumluluk projesi kıvamında, insanlığın karşı karşıya kaldığı tehlikelerden kurgusal, Bilal’e anlatır gibi adım adım ilerleyen projeler çıkmasına itirazım yok. Ancak iş kahramanlarına üçüncü boyut eklemeye geldiğinde öyle bir çuvallamışlar ki ifade edebilmek mümkün değil. Bütün bu dünyayı kurtaran sıradan (!) insanlar portresinde motivasyon eksikliği çeken kişilerin özel hayatlarına dair eklentiler yapmasaymış keşke de düz bir belgesel olarak izleseymişiz. Tıpkı Chernobyl gibi. Gerçi The Hot Zone’un atmosfer kurabilme kabiliyeti de yoktu. Ayıp yahu, biricik Juliannamız’ın kariyerine ayıp!
MVP: Julianna Margulies (Dr. Nancy Jaax)


THE ROMANOFFS (1. Sezon)

Gelmiş geçmiş en iyi dizi demekten asla çekinmediğim Mad Men’in arkasındaki Matthew Weiner, The Romanoffs’u duyurduğunda hepimiz heyecanlanmıştık ama mini televizyon filmleri mantığıyla işleyen ilk sezonu sadık hayranları bile pek kucaklayamadı. Daldan dala atlayarak, herhangi bir ana konsepte bağlı kalmadan insan evladının türlü aptallıklarını izlemeye doyuran yapımın ilk sezonunda konuşmaya değer performanslar, fikirler yok değil. Ancak biraz Black Mirror gibi aceleye gelmiş birkaç bölümle oyalandığımızdan iyileri göremez olduk. Christina Hendricks’in kötü bir oyunculukla haşat ettiği House of Special Purpose nasıl sıkıntılıysa, kuir içerikli The One That Holds Everything de bir o kadar özel hâlbuki. Keşke tam olarak ne istediğimi de çözebilsem The Romanoffs’tan. Belki bir cümleye dünyaları sığdırabiliyor iken Weiner, şimdi laf kalabalığıyla vaktimizi çalmasına kızgınımdır içten içe. Elbet yolunu bulur diyelim, yeni sezonu beklemeye koyulalım.
MVP: Hugh Skinner (Simon Burrows)


GENTLEMAN JACK (1. Sezon)

Tuttuğu günlükler ile LGBTQ+ tarihinin puslu sayfalarına katkıda bulunan Anne Lister adındaki gerçekten var olmuş bir kadının hayatını konu alan Gentleman Jack, Pride ayında kuir seçenekler arayan izleyici için birebir ama İngiliz edebiyatının günlük durumlardan çıkmazlar yaratan drama bağımlılığını sevenler için de ilgilerini çekecek bir şeyler barındırıyor. Birleşik Krallık televizyonlarında oynamadığı rol kalmamış Suranne Jones’un kilit karakteri canlandırdığı projede varlıklı, toprak sahibi, maskülen bir kadının iş ve aşk hayatı anlatılıyor. O sırada tabii ki dönemin koşullarına uygun olarak çevrenin bu kapalı kapılar ardında süren özgürlüğe etkilerine de göz atmayı ihmal etmemiş. Bir taşyapıt olduğunu iddia edecek kadar ileri gidemesem de BBC – HBO ortaklığından doğan bu yapımın gökkuşağı renkleri taşıyan izleyiciye mutlaka ulaşması gerektiği kanaatindeyim. Homoerotik tansiyonun 19. yüzyıl versiyonuna kolay kolay rastlamadığımız düşünülürse hele…
MVP: Suranne Jones (Anne Lister)


BETTER THINGS (3. Sezon)

Louis C.K. hak ettiği çukuru boyladıktan sonra başına bir şey gelmesinden pek korktuğum Better Things, neyse ki kimliğinden ödün vermedi. Özetle hâli vakti yerinde, bekar bir anne ve üç kız çocuğu arasındaki bağdan gündelik öyküler kovalayan bir yapısı mevcut. Ancak çocuklar büyüdükçe tabii ki sorunlar da büyüdü. İki kapı çarpmayla unutulan anlaşmazlıklar yerini duygusal hasar yaratan tartışmalara bıraktı. Ama neyse ki Pamela Adlon kendi deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı her şeyle o evrensel, reel hissi korumaya devam ediyor. Sadece bu sefer daha az maceraya kalkışmış olması beni biraz üzmedi dersem yalan olur. Kalıpların dışına çıkmaktan asla korkmaz iken üçüncü sezonla birlikte daha lineer hikâyelerle karşımıza çıkmayı tercih etmiş. Bu da kendi bileceği iş tabii. Bir kan kaybı var mı? Asla. Ancak ikinci sezonla çıtayı öyle bir yere yükseltmişti ki büyülenmek için bekledim ister istemez. Sonuca ulaşamayınca da biraz bozuldum.
MVP: Pamela Adlon (Sam Fox)


A.P. BIO (2. Sezon)

Tam anlamıyla bir takım çalışması diyebileceğim A.P. Bio, iyi komedileri iptal etmekle nam salmış NBC’nin son kurbanı oldu ne acıdır ki. Bizi Saturday Night Live’da yazar olarak çalışmış Paula Pell ile tanıştırdığı için ömür boyu müteşekkir olacağım ama devamının gelmesini de o kadar çok istiyordum ki… Harvard mezunu profesörün akademik hayattan aforoz edilip kendi kasabasına dönmesi sonucu mecburiyetten bir lisede öğretmenlik yapmasıyla başlayan maceramız, doğal olarak çevresine alışma süreciyle epey yumuşadı bu sezon. Yeni ufuklara yelken açtığını söyleyecek kadar ileri gitmeyeceğim, ancak bir casting harikası olduğunu düşündüğümden senaryo hangi klişe denizinde yüzerse yüzsün büyülüyordu A.P. Bio ekibi izleyicisini. Tam da ritimlerini buldukları anda iptal edilmesi pek tatsız oldu kısacası. Herhangi bir streaming servisinin ikinci şans vereceğini de pek zannetmiyorum reytingleri düşük olduğu için. Ama olsun. The Mick için de yas tutmuştuk, A.P. Bio için de karalar bağlarız. Sıkıntı yok!
MVP: Paula Pell (Helen Henry Demarcus)

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.