#PrideBoy: Paris Is Burning

#PrideBoy: Paris Is Burning

Yönetmen: Jennie Livingston | Belgesel | 71 dakika

RuPaul’s Drag Race ve Ryan Murphy üretimi Pose sonrası hiç yaşamadığım bir zaman aralığı hakkında o kadar çok şey öğrendim ki sırf kuir olmaktan sebep kendimi anlı şanlı balo kültürünün bir parçası gibi hissediyorum artık. Seksenli yıllarda New York’taki drag sahnesi sayesinde ortaya çıkmış bu kan bağı barındırmayan kız kardeşlik hâlinin içerisinde derin bir hüzün saklı esasında. Toplumdan geçtim ebeveynlerinin bile anlamak için çaba sarf etmeyerek hânelerine yabancı hissettirdiği insanların içgüdüsel olarak kendi ailelerini yaratmasıyla ortaya çıkmış bir topluluk çünkü bu. Cinsel yönelimlerin, ilgi duyulan alanların, camp olana, yaldızlarla parıl parıl parıldayana, divalık müessesesine duyulan sevdanın bir araya getirdiği bir kalabalık. Ancak vitrinine salt göz alan eğlenceyi konduruyor. Doksanların kapıda belirmesiyle HIV virüsünün derinden sarstığı bir cemaati belki karanlıklara hapsolmuş bir şekilde ama altın çağında incelemeye koyuluyor. Dünyaya renklerini göstermek için gün sayan her mini mini bir, çalışkan ikinin izlemesi gerektiğini düşündüğüm Paris Is Burning’in muhtevası iki uyduruk heykelcikten, eşe dosta hava atılacak statüden, minicik bütçelere sığdırılmış koca koca yaratıcılıktan ibaret değil. Ayrıca bir performans sanatı olarak değerlendirilmesi şart olan drag evreninin kuir jargona emanet ettiği, ne yazık ki İngilizce’den başka bir dile çevrilmesi imkansız sözcükleri de anlatıyor teker teker. Bilal’i ihya eden öğretisi tamamen zihin açıcı bir egzersiz esasında. Ve dönüp dolaşıp insana aynı şeyi düşündürüyor. Nasıl ki komedyenlerin büyük bir çoğunluğu özgeçmişlerinde biriktirdikleri efkarın üzerine set çekerek güldürü becerileriyle bir kalkan oluşturuyorlarsa akıl sağlığını kaybetmemek için umursamazlığın temel olduğu LGBTQ+ kalabalığında da durum aynı. Daha küçük yaşta farklı olduğu için cezalandırılmış, çocukluğunu yaşında yaşamasına izin verilmemiş, kimi zaman zorbalıktan da öte tacize, psikolojik şiddete maruz kalmış bir dünya insan. Ancak Paris Is Burning öyle bir film ki akla kara arasındaki tonu tuttuğu yerde bir nebze olsun seyircisinin üzerine bırakmıyor duygu yoğunluğunu. Olan bitenin arka planını çözümlemek, bu deneyimin bir yerinde tutabilmiş olmanıza bağlı. Dolayısıyla Venus ve Danni Xtravaganza, Dorian Corey, Junior Labeija, Octavia St. Laurent gibi efsanelerin varlığıyla kutsanmaya odaklanıp AIDS’i, ırkçılığı, bitmek bilmeyen maddi yetersizliği, polis ve toplum şiddetini, homofobiye askıya alarak gerçeklikten kopmak için üstün bir mücadele veren bu güzel insanlarla derme çatma ama ışıltılı bir düzenin tadını çıkarmaya bakıyorsunuz. Haricinde cinsiyet, sınıfsal farklılıklar, yaşam standartları, ırk, dil ve din gibi günlük hayatta kafa bulandıran yersiz etiketlere de orta parmak çekmekten geri kalmaması var. Özetle tüm bu çıkarımlardan çıkabildiğimiz tek yol “Paris Is Burning’in bir klasik olarak kabul görmemesine şaşırmamalı.” görüşü. Tüm Zamanların En İyi 30 LGBTQ+ Filmi listesinde ufaktan kuraklığa adım atmışken hele, ilaç gibi geldi yeniden ziyaret etmek.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.