Rötarlı Sezon Günlükleri: Açılış Töreni

Rötarlı Sezon Günlükleri: Açılış Töreni

Hadi boş boş filmler izleyip onu geçiştiriyorsun anlıyoruz da toplam sezon süresi 8-9 saati bulunan dizileri insan izleyip de niye kısa kesmek ister diye soruyor olabilirsiniz. Aslında kısa kesmek değil mesele. Modası geçmiş ya da hakkında çok konuşmaya gerek duymadığım yapımları sırf kendi ödüllerimi dağıtırken yazmadığım şeyi değerlendirmeye almayı sevmediğimden aradan çıkarıyorum. Hem fikir beyan etmezse ölecek hastalığım olduğunu da biliyorsunuz artık. Bir dekattır şakıyorum yahu şu sitede, böyle şaşırtıyor olmamalı. Neyse ne, başlıyorum çeneye. Hazırsanız son ‘ki üç foro…

EL CAMINO (TV Filmi)

Sen tüm zamanların en iyi televizyon dizisi olarak kabul görmüş Breaking Bad’i bitir. Yan öyküsünü daha iyi yazabileceğini kimsenin hayal edemediği Better Call Saul adında bir başka taşyapıt çıkar. Sonra da esas işin yayında iken kimsenin ne kadar sıkıcı ve monoton bir karakter olduğunu, çok da vasat oynandığını asla fark etmediğin Jesse Pinkman’ı alıp kimsenin umursamayacağı bir film çıkar. El Camino, franchise olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Gilligan evreninden bugüne kadar çıkmış en özensiz iş. Migros VCD paketinden miras katarsisleri, teknik anlamdaki yetisizlikleri ile bir zamanlar Breaking Bad’in fink attığı Emmy’nin bahçesinde değil, Razzie katlarında arz-ı endam ediyor. Her daim kendini çok ciddiye alıyor gibi hissettiren Aaron Paul’un içler acısı Emrah taklidiyle olmayan senaryonun cilasızlığı iyice parlamış sanki. Mantık namına tek bir hadise barındırmayan “Ya sonra” kısmı bugüne kadar şahit olduğumuz en ucuz suç / macera filmi klişelerinden potpuri gibi. Sonunu getirirken ergenlik sivilcelerim geri döndü.
MVP: Beyin kıvrımlarım


THE LOUDEST VOICE (Mini Dizi)

Charlize Theron, Nicole Kidman ve Margot Robbie’yi buluşturmuş bir proje olarak beyazperdeye uğramaya da hazırlanan Roger Ailes skandalları yaz aylarında televizyonlara konuk oldu. Hem de Avustralya’nın sinemaya bahşettiği, ama düşüşü 2000’li yılların ikinci yarısında gerçekleşen Russell Crowe ve Naomi Watts gibi isimlerle. Amerika’da muhafazakâr tavrı ile bilinen Fox News adındaki rezalet kanalın başındaki tiksinç predatör ve kariyerinde bir yerlere gelebilme yolunun bu iğrenç yaratığın yaptıklarını harfiyen yerine getirmekten geçtiğine inandırılmış kadınların yakın tarihte ayyuka çıkmış hadiselerini konu alıyor. Esasında kronolojik zıplamalarını bölüm bölüm yapması ve Ailes’ın yaşamındaki kilit noktalara değinirken onu olağanüstü bir medya patronuymuş gibi göstermeme konusundaki başarısı takdir edilesi. Ama nasıl kötü diyaloglar yazılmış, nasıl kötü canlandırılmış anlatamam. Koordine edilememiş enkazın başında Kari Skogland, Jeremy Podeswa ve Stephen Daldry gibi işinin ehli yönetmenlerin yer alması da enteresan. Yahu biriniz bile mi “Russellcım ne yapıyorsun sen?” diyemedi…
MVP: Naomi Watts’ın drag queen kaşları


CITY ON A HILL (1. Sezon)

Kevin Bacon, Aldis Hodge ve Jonathan Tucker gibi ismi ezberlenmeyen iyi karakter oyuncularını barındıran City on a Hill, Showtime’ın sessiz sedasız seyirci karşısında sınav veren işlerinden bir diğeri oldu. Doksanlardan kalma klasik bir Boston polisiyesi olarak özetlenebilir. İnsan oğlunun bütün habis özelliklerini gözlemlemek üzere inşa edilmiş gibi duran, köküne kadar yozlaşmış şehirde polisi, savcısı, avukatı, suçlusu demeden “r” harfine basa basa telaffuz edilen erkeklik kavramıyla uğraşıyor birazcık. Yalnız kırılgan masküliniteyi delik deşik etmek çabası içerisinde iken bütün düşüşlerine rağmen yine de bu müesseseyi yağlamadan duramamış. Hodge’ın pazıları ışıldıyor, Bacon terleyerek sevişiyor, Tucker da günü kurtarıyor. Kadın karakterlerine bilhassa sezonun ikinci yarısında daha dişe dokunur öykücükler emanet etse de olmak istediği dizi değil kesinlikle. Eğer aynı yerde saymaz ve manzarasındaki yüzler değiştirilir ise Ben Affleck’in de yapımcıları arasında aldığı yapıma bir sezon daha katlanabiliriz ama, ekleyeyim.
MVP: Aldis Hodge (DeCourcy Ward)


BASKETS (4. Sezon)

Zach Galifianakis’in mizah anlayışının tamamen “kaybeden” üzerine kurulduğunu çoktan çözdük. Baskets’ın da sinir bozucu ikiziyle birlikte bu kafa yapısının üzerinden espri sağdığının farkındayız. Ama yavaştan aynı matematiğin de vadesini doldurmaya başladığını düşünmeye başladım. Kendine acımak üzerine kurulu, depresyonu içinden çıkılmaması gereken çok matah bir şeymiş gibi çizen komedilerden daha kaç tane yapılacak? Louis C.K. destekli (!) yapım yeni sezonunda da aynı “Her şey daha ne kadar ters gidebilir?” sorusu çevresinde yeni görünümlü ama aşina olduğumuz çıkmazlar yarattı. Umutsuzluğun sponsorluğunda Chip’e göz devirerek bir serinin daha sonunu getirdik. Açıkçası şu noktada Christine haricinde hiç kimse için kafamı kaldırıp ekrana bakma gereği bile duymuyorum. O karakter de sağolsun Louie Anderson’ın yorumuyla birlikte iyice şahlandı. Keşke Baskets çocukları kaybolsa da salt Christine’in ikinci baharını izlesek.
MVP: Louie Anderson (Christine Baskets)


TRANSPARENT (5. Sezon)

Jeffrey Tambor hakkında çıkan suçlamaların ardından sallantıya giren, tesadüflerin ve imkansızın dizisi Transparent müzikal bir bölümle finalini gerçekleştirdi. Haberini aldığımda epey şaşırdığım bu karar, pek çok komedi dizisinde bir Emmy silahı olarak kullanılmıştı esasında. Ancak Transparent çok konuşan karakterlerinin hepsine nihai cümlelerini şarkı formatında hediye etmiş. Performans anlamında asla hayal kırıklığı uğratmayan bir yapım olduğu için bu kapanışta da sürpriz yok tabii ki. Judith Light’ından Kathryn Hahn’ına, Amy Landecker’ından Jay Duplass’ine kadar bütün kadro geriye kalan son fırsatlarını sonuna kadar değerlendirmeye çalışıyor. Bakalım özel bölüm mantığıyla üretilmiş bu çalgılı çengili filmimsi Emmy’de hangi alanda yarışacak. Eğer kendilerini bir şekilde mini dizi/TV filmi kanadında kabul ettirmeyi başarırlar ise Tambor’ın yok olmasıyla birlikte daha fazla hareket alanına sahip olan oyuncuları sürpriz yapabilir.
MVP: Judith Light (Shelley Pfefferman)


THE DEUCE (3. Sezon)

Hiçbir yere varamamış dizilerin başında da James Franco’yu işsiz bırakmamak konusunda ısrarcı The Deuce geliyor. Maggie Gyllenhaal’un çağımızın en yetenekli aktrislerinden biri olduğunu hatırlattığı ilk sezonunun ardından olduğu yerde saymaya başlaması ne yazık ki bütün tadımızı kaçırdı. Kimsenin haberi olmadan tamamladığı final sezonunda da geçen yıl yaptıklarını tekrar edip kenara çekildi açıkçası. Evet, cinsel devrim ve porno endüstrisi üzerinden kulağını ters tutarak kadınların gücü eline alışını anlatması fikir olarak pek güzel, neredeyse kıymetli. Ama işleyişte bu çok karakterli keşmekeşin duvara tosladığı gerçeğini de kabullenmemiz gerekiyor artık. Neyse ki tasarlandığı gibi üçüncü sezonunda tamamladılar da daha fazla insan yüzü ve ismi ezberlemek mecburiyetinde bırakılmadık. Bana biraz Scorsese’nin HBO destekli projesi Vinyl’ı da hatırlatıyordu. Belki zaman aralığından, belki de koca bir kargaşa gibi hissettirmesinden…
MVP: Maggie Gyllenhaal (Eileen ‘Candy’ Merrell)


SOUTH SIDE (1. Sezon)

Atlanta’nın başarısından sonra televizyonda bolca siyahi anlatı gördüğümüz için sürekli mukayeseye girişen bir kalabalık var, farkındayım. Ancak neredeyse her kanalda birbirinden rezalet, tıpkısının aynısı tonlarca beyaz dizisi varken neden South Side’a saldırıyoruz anlamıyorum. Aslında anlamıyorum demeyeyim, sadece ırkçılığınızı yüzünüze vurmak istemiyorum. Neyse… Comedy Central’ın klasik komedi kuralları üzerinden işleyen, absürtlükle vals hâlindeki, hedef kitlesi bulunduğu coğrafyadaki insanlar olan yeni işi South Side, bence istediğini başarıyor. Her biri birbirinden yetenekli, komedi zamanlaması takdire şayan oyuncularına da bir Comedy Central yapımı için uzun sayılabilecek sezonunda yeteri kadar fırsat tanıdığını düşünüyorum. Tek şikayetim, yerel kalmaktan çekinmeyip içeriden esprilere abanır iken fikirlerini çabuk tükenmesi. Sanki tek bölümün tamamına yayılmış her minik hikâyesinin 10 dakika içerisinde halledebileceği hissiyatı oluştu bende. İlk sezon egzersiz oldu, kalanı gelsin öyle konuşuruz diyelim, yetsin.
MVP: Chandra Russell (Sergeant Turner)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.