Midsommar

Midsommar

Yönetmen & Senaryo: Ari Aster | Oyuncular: Florence Pugh, Jack Reynor, William Jackson Harper, Vilhelm Blomgren, Will Poulter, Ellora Torchia, Archie Madekwe, Henrik Norlén, Gunnel Fred, Isabelle Grill, Agnes Rase, Julia Ragnarsson | 147 dakika | Drama, Korku

Birden bire hayatımızın tümü olan, gecelerimize gün gibi doğan Ari Aster beyefendinin son harikası Midsommar’ı sinemada izlememek, online festivale uğradığında ziyaret etmemek, tadına bakıp da bu kadar bekletmek ne haddimeydi bilmiyorum ama aramızda bir engel kalmadı artık. O gün, bugün! Psikotik nöbeti sırasında ebeveynlerinin de canını alan kız kardeşinin emanet ettiği trajediyi de sırtlayıp kendisinden ayrılayazan erkek arkadaşının güneşin batmadığı bir coğrafyadaki “akademik” seyahatine tabir-i caizse salça oluyor Midsommar’ın merkezindeki esas kızımız. İsveç’in ve kuzeye dair bütün absürtlüklerin vücut bulduğu bir tarikatın/klanın ritüelleri sırasında kestirip atmayı beceremeyen, sorumlulukların her türlüsünden kaçan bencil ve klişe erkek ile ne acısıyla, ne de beraberliğiyle yüzleşecek cesareti bulamamış bir kadının beraberliği habitatı keyif kaçıracak kadar tuhaf olsa da pek tanıdık, pek içimizden esasında. Yaz ortasına düşen, uçuş uçuş beyazların, renkli çiçek işlemelerinin kırsalın arka fonunu oluşturduğu doksan yıllık festivalin bu yabancılar için bilinmezleri görünürde epey fazla. Ancak ilkelliğin mucizevi portresinde duygular da en az bu İsveçli kalabalığın alışkanlıkları kadar prematüre. Pagan ayinleri içlerindeki akademisyenlerin “ilk olma” hevesleri üzerinden türbülanslar yaratırken dev bir ilişki temsiline de evriliyor ayrıca. Açık havadaki o klostrofobik, çaresizliğe ışık yakan atmosfer de ikili münasebetlerimizin atış hattındaki katarsislerinden emanet. Aster’ın önceki filmi Hereditary’deki gibi insanı huzursuz eden, bir sonraki sahnede başınıza ne geleceğini düşündüren kalıplaşmış korku filmi matematiğinin aksine Midsommar’da da güneşin kavurucu sıcağının altında fink atıyor olmamıza karşın, başımıza ne geleceğini tahmin edememenin de verdiği endişeyle koşarak uzaklaşma hissinin kurbanı oluyoruz. Burada kaçtığımızın ne olduğunu düşünmek için de biraz kendimize zaman tanımamızı istiyor Aster. Sadece dar zamanlarda varlığını sürdürdüğü ve artık belli bir eşiği geçtiği için vazgeçemediğimiz ilişkimizden mi yoksa merak ile histeri arasında gidip gelmemize sebep olan bu ürkütücü ahaliden mi uzaklaşmayı arzu ediyoruz sorusuna verilecek cevap izleyiciye bırakılmış. Vahşiliğinin derecesini yükseltmek konusunda temkinli davranması, o sıkışmışlık deneyimini biraz olsun dengeliyor neyse ki. Yoksa kimyasalın bedene girdiği kötü bir yolculuk gibi, yalnız attırdığı ter ile hatırlanacakmış. Bunun yerine araya kahkaha bile sığdırmanıza yardımcı olan, akan kanın bir noktadan sonra bir insanı kaybetmek değil de, bir yükten daha kurtulmak gibi hissettirdiği bir tempoyu benimsiyor. Bu içi tamamen boşaltılmış savunmasızlığı da biraz daha kıymetli kılıyor bence özgürleştirici finali. Çok feminist bir düzlemden tuttuğumu söyleyemem ama kapanışı, kimisi yorumlarken bu yolu tercih etse de. Bence Ari Aster, toptan nefret ediyor sevginin tezahüründen. Dolambaçsız bir ilişkinin, düşünme kapasitesine sahip canlılar tarafından mümkün olmayacağını bildiğinden de kadını erkeği herkese saydırıyor. Burada kazanan taraf eşsiz performansıyla belki Mayıs’ın kızı Florence Pugh ama ulaştığı refaha varana kadar ondan eksilenleri de düşününce bir galip olduğunu iddia etmek daha da güçleşiyor sanki.

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.