Pain & Glory

Pain & Glory

Dolor y gloria | Yönetmen & Senaryo: Pedro Almodóvar | Oyuncular: Antonio Banderas, Penélope Cruz, Raúl Arévalo, Leonardo Sbaraglia, Asier Etxeandia, Kiti Mánver, Cecilia Roth, Pedro Casablanc, Nora Navas, Susi Sánchez | 113 dakika | Drama

François Ozon’un In the House’unu hatırlıyor musunuz? Fazla planlı, twist odaklı ve Ozon’un kendi sinemasını fetiş nesnesi hâline getirmesi üzerinden epey yaralamıştı eleştirmenler. Şimdi aşağı yukarı aynı yüzlerden oluşan kalabalığın, Almodóvar’ın arşınlaya arşınlaya eskittiği taşları bir kez daha tırmandığı, zengin filmografisinin bütün şatafatlarını soyarak ham bir iskelet olarak servis ettiği ve tabir-i caizse katalogunun özetini çıkardığı Pain & Glory’sini baş tacı ettiğini görmek beni şaşırtıyor. Ödül sezonunda bilhassa yönetmenin eski dostu Antonio Banderas tarafından çıkarılmış performans ile gündemimizi meşgul edecek yapım benim için pek sevdiğim usta ismin zayıf işlerinin bulunduğu gruba tekabül etmekte. Bütün kişisel ehemmiyetinden bağımsız, tanıdık ve tekdüze bir Pedro Almodóvar filmi var çünkü karşımızda. Kuir olma/doğma durumunun sadece yönelimden ibaret olmadığını, sinemasında insan evladının her türlüsüne tutunduğu tavır ile ispat etmiş Almodóvar esasında kariyerinin pek çok aşamasında özünden parçaları bırakmıştı beyaz perdeye yazdığı aşk mektuplarına. Ancak orijinal adı Dolor y gloria olan 2019 yapımı son çalışması, filmde kendi evini ana karakterin evi olarak kullanması, özel hayatındaki hadiselerle benzerlikler ve pek çok mini detay göz önüne alındığında en otobiyografik eseri denilebilir, ki bunu kendisi de inkâr etmiyor. Kreatif üretiminin çıkmaza girdiği bir aralıkta yüzünü tamamen bu betondan duvara dönerek, üretememek ve olduğun yerde kalmak üzerine bir hikâye anlatıyor olması için diyecek sözüm yok. Bu anca olağanüstü bir dehanın aklına gelebilecek türden, yaratıcı bir fikir. I’m So Excited ile Julieta sonrası kariyerinin nereye gittiğini sıklıkla sorguladığım efsanevi İspanyol kalem, mürekkebinin tükendiğini bildiği için olanı anlatmakla yetinmiş. Beşinci sanatın kaidelerini hatırladığı yerde de o ana kadar izlediğimiz her şeyin algısını değiştiren, direksiyon kırmalı bir sonuç, acısının üzerine kondurduğu zaferle şımartmış izleyicisini. Şüphesiz, bir sinema egzersizi olarak tartışmaya kapalı Pain & Glory. Ancak düşünce ile uygulama arasındaki ince çizgide ayaklarınızı hangi yana basmak istediğinizin vereceğiniz tepkiye yön verdiği projelerden biri karşımızdaki. Ve açıkçası, kurdelesini kestiği yer ile parçaları birbirine usulca yapıştırdığı kapanış arasında ciddi tempo problemleriyle yüzleşen, buhranını dikkat dağıtıcı yönetmenlik tercihleriyle perdeden taşıran bir yolculuğa tanıklık etmek bana pek iyi gelmedi. Biraz da, sinemanın devam filmleriyle dolup taştığı bir çarkta nefessiz kalmasına üzülürken, yönetmenin kendi yolculuğuna hakim olunmasını buyurduğu bir şey izlemekten rahatsızlık duymuş olabilirim. Haricinde mesai gerektiren, referanslarını kendi içerisinde dengeleyemeyen ve basın turunda, Wikipedia’nin tozlu sayfalarında verilen ayrıntılarla dolgu maddesi enjekte edilen bir filmin Pedro Almodóvar gibi bir yönetmenin elinden çıkmış olması beni fazlasıyla üzüyor. Umuyorum kulağını tersten tutarak sağladığı ilham başka formlarda vücut bulur da altın çağına tekrardan ışınlanırız. Çünkü bunu yapmayı hiç istemesem de artık yaşlandığını kabullendiğimi fark ediyorum. Öyle ki bu fikre kapılan sadece ben de değilim sanırım. Pedrocuğumuz da durumun bir hayli farkında…

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.