Rötarlı Sezon Günlükleri: 2019’un Ganimetleri

Rötarlı Sezon Günlükleri: 2019’un Ganimetleri

2019’un son gününde bu yıldan biriktirdiğim, yayınlanmasının üzerinden hatırı sayılır miktarda zaman geçmiş ve 21 günlük askerlik sonrası iyice alakasız bir tarihte yazmayayım diye birkaç diziyi bir araya toplayıp Rötarlı Sezon Günlükleri çıkarayım istedim. Bu tembel işi yazı serisinden uzun zamandır yararlanmadığım için sevsem de sevmesem de hepsini arsızca geçiştirmeme kimse itiraz etmez diye umuyorum. Hadi sağ ayakla terk edelim bakalım yılı…

UNDONE (1. Sezon)

Performans yakalama tekniğiyle animasyona evrilmiş Amazon Prime yapımı Undone’da trafik kazası sonrası zaman kavramını yitirmiş genç bir kadının hikâyesi anlatılıyor. Bütün marifetlerini ilk bölümün sonundaki ifşasına saklayan dizinin 8 bölümlük ilk sezonunda geçmişten kalma travmalarının üzerinden satır satır geçerek kapanmamış hesaplarını ziyaret ediyor teker teker. Her şeyi sıfırdan yaşamak, hatıralarına yeniden şekil vermek gibi cezbedici fikirlerle bezenmiş her yapımda olduğu gibi içe dönül bir yolculuk da var bir taraftan. Ancak Undone’un finalde bağlandığı yerle ufak da olsa sıkıntılarım mevcut. Pek somut, pek havada kalmış sanki söylemek istedikleri. Filtresiz, dobra ana karakterinin bütün o kızgınlık ve hayal kırıklıklarını indirgediği yere inanmakta ben biraz güçlük çektim açıkçası. Yine de vardığımız yere göre değil de istikamet üzerinden değerlendireceğim. Çünkü 8 bölümde görsel olarak da, aynı tekniği deneyen yapımlara göre epey taze bir manzara mevcut.
MVP: Rosa Salazar (Alma Winograd-Diaz)


ON BECOMING A GOD IN CENTRAL FLORIDA (1. Sezon)

Showtime’ın yaz sonunda sessiz sedasız seyirci karşısına çıkan dizisi On Becoming a God in Central Florida, neredeyse Lanthimos tarafından taşınıyordu beyaz ekrana, bilmem haberiniz var mı. Bu da elimizdeki öykünün acayiplikleri konusunda bizi bilgilendirmeye yetiyor bence. Kirsten Dunst’ın kariyer performansıyla kutsadığı proje, doksanların o çok meşhur düzenbazlığı, “kazandıran ticaret piramidi” saçmalığıyla Florida’nın bağrından, kendi yağında kavrulmaktaki bir aileyi konu alıyor. Daha ilk bölümden eşini göletteki timsahlara kaptıran Krystal, dizinin kalanında hem hayatta kalma mücadelesi veriyor, hem de onu çiğneyip tükürmeye çalışan, tezgah üstüne tezgah kurmuş bir şirketi tam kalbinden zehirliyor. Hem bir intikam öyküsü, hem de ensesi kırmızı Amerika’ya dair bugün bile geçerliliğini koruyan bir analiz. Biraz zor ve ağır çözülüyor hikâye; ama sonuç kesinlikle iştah kabartıcı.
MVP: Kirsten Dunst (Krystal Stubbs)


GLOW (3. Sezon)

Neredeyse her sezon aynı şeyi anlatan GLOW, bu yıl da çok büyük bir değişikliğe gitmemiş açıkçası. Tamamen ekibinin kimyası üzerinden yürüyen dümdüz öyküler doldurmuş üçüncü sezonuna da. İlk başladığı yerde iki kadının arasındaki aldatmak ve aldatılmaktan sebep münakaşayı çok iyi katmanlandırmış bir diziydi bana sorarsanız. Zamanla, araya zoraki bir iş arkadaşlığını da sokup bir erkeği paylaşamamak, ki en başında tarafların ikisinin de o erkeği istemediğini de hatırlatıp, pek görmediğimiz zenginlikte bir hikâye çıkarmıştı. İki kadını da bununla tanımlamanın anlamsız olacağının bilinciyle kavurdu da kavurdu karakterleri. Ancak bugün geldiği yerde sohbetin bu kısmından biraz sıkılmış ve arka planına ittiği, döneme dair ayrıntıları da yarım saatlik kısa süresine zar zor sığdırmaya çalışmış gibi. Yine de izlenebilirlikten yana tek bir şikayetim yok. Sadece GLOW’un bundan sonra uğrayabileceği, konuşmaya değer bir durak kaldı mı bilmiyorum.
MVP: Alison Brie (Ruth Wilder)


THE KOMINSKY METHOD (2. Sezon)

Çabuk biten aşklar köşemizde bir başka Netflix dizisi, The Kominsky Method var. Network televizyonculuğunda yaptığı sitcomlarla kendi imparatorluğunu kuran Chuck Lorre, streaming servisinin bünyesinde gülme efekti olmadan, canlı stüdyo seyircisine ihtiyaç duymaksızın, pastel renklerle seyircisinin başına döndürmeyerek neler yapabileceğini ispat etmişti. Ama burada da kurşun çabuk tükenmiş belli ki. Michael Douglas ve Alan Arkin’in vals yaptığı her sahne leziz. Usta oyuncular diziyi sırtında taşırken, Grace and Frankie’de yapılanların erkek versiyonuyla yüzleşiyoruz. Lorre ve ekibini takdir ettiğim nokta, erkek merkezcil bir yapım olduğu için son çeyrekte salt cinsel hayata kapılıp gitmemişler. Burada bir ömrü paylaşmak, yaşlanırken bile büyümek ve tabii ölüm üstüne daha dişe gelir şeyler var. Yalnız ilk sezondakilerin bir tekerrürünü izlediğimizden bu sefer o kalp ısıtan duygusallığına çok kaptıramadım. Boğazıma düğümledikleri “meh”lere evrildi.
MVP: Alan Arkin (Norman Newlander)


MINDHUNTER (2. Sezon)

Geldik David Fincher’ın eli değdiği için pek heyecanlandığımız Mindhunter’a… Dürüst olmak gerekirse ilk sezondaki kadar içinde kaybolamadım ben aynı manevralarla vakit dolduran Netflix projesinde. Yine dört başı mamur bir yol haritası var tabii. Hiç boşa kulaç atmıyor Mindhunter senaristleri. Ağızdan çıkan her cümlenin öyküyle alakalı bir uzantıya hizmet ettiği de kaçınılmaz bir gerçek. Üstelik kasting anlamında yalnızca ana kadrosuna değil, milisaniye gözüken aktörüne bile vakit ayıran bir proje olduğu için yetmişlerin ruhuna ayak uydurup yavaş yavaş yandığı kısımları bile zevkle izliyoruz. Buradan sonra da artık ne eleştirilir, neye kulp takılır bilemedim. Müşkülpesent bir şekilde etrafıma bakınıp “Neden âşık olmadım?” diye aranıyorum. Belki yayın tarihinin üzerinden dört ay geçmiş olmasına karşın tek bir sahneyi hatırlayamayışımın etkisidir. Onu bunu geçtim de… Jonathan Groff’un bu rolü kapmış olması pek şahane bir gelişme değil mi? Glee’den Looking’e, oradan da Mindhunter’a. Kariyer gibi kariyer!
MVP: Jonathan Groff (Holden Ford)


GET SHORTY (3. Sezon)

Benim haricimde kimsenin izlemeye tenezzül etmediği Get Shorty de üçüncü sezonunu devirdi. Pek meşhur Elmore Leonard romanının modern uyarlamasında bu sezon neyse ki o bitmek bilmeyen hapisane koşuşturmacasından çıktık. Rövanşını almak için aramıza dönen Miles, yine elini değdirdiği her şeyi küle çevirirken mizahı bol gerginliklerle sekteye uğramış Amara – Rick ilişkisi de yeni bir düzleme taşındı. Bilemiyorum, eleştirmenler bu diziye pek yüz vermiyor ama ben kurdukları absürt dünyadan pek memnunum. Üstelik biraz da belasını bulsun diye gün saydığımız, beyaz adamlar tarafından yönetilmekteki eğlence sektörünün ayaklarına dair isabetli görüşleri var. Hatta bana bu anlamda Matt LeBlanc’lı Episodes’u da hatırlatıyor. Henüz dördüncü sezon onayı gelmemiş olması da biraz canımı acıtmakta, eklemeden geçemeyeceğim. Umuyorum Epix elindeki tek değerli diziye harcayıp kenara atmaz.
MVP: Chris O’Dowd (Miles Daly)


MRS. FLETCHER (Mini Dizi)

Kathryn Hahn’ın yer aldığı projeler neden böyle kısa soluklu oluyor bilmiyorum; ama ben ekran başında büyük bir zevkle takip ediyorum sevmelere doyamadığım aktrisin ağız sulandıran performanslarını. İçerisinde yakın tarihte kaybettiğimiz genç aktör Cameron Boyce’u da barındıran Mrs. Fletcher, The Leftovers’ın uyarlandığı kitabı kaleme almış Tom Perrotta’nın ellerinden çıkma. Eşinden boşanmış, tek başına oğluyla yaşayan bir kadının, çocuğu üniversiteye gittikten sonra “boş yuva sendromu” edinip hayatına renk katmaya çalışmasını konu alıyor. Muhtemelen film formatında yapılmış olsa Hahn’a bol bol ödül getirecek de bir içeriği var yani. Yedi bölümlük kısa ekran yolculuğunda da bilhassa işin cinsel devrim kısmında epey mesai harcayarak Hahn’a eğlenebileceği epey materyal sunmuş Perrotta. Üstelik trans bir kadın üzerinden de çok tatlı, yerinde ve zihin açıcı bir aşk hikâyesi de kondurmuşlar kıyıya. Tamam, cümleleri çok büyük değil ama ikinci sezonu hak edecek kadar da yetkin.
MVP: Kathryn Hahn (Eve Fletcher)


SILICON VALLEY (6. Sezon)

Haddinden fazla uzamadı mı diye mızırdandığımız Silicon Valley de ortalama bir sezonla ekranlara veda etti. T.J. Miller’ın skandalları sonrası diziden sepetlenmesiyle birlikte basit bir nerd komedisine dönüştüğünün hepimiz farkındaydık zaten. Eski yıllarında bu kendini çok önemli hisseden Silikon Vadisi insanlarıyla güzel alay ediyordu sanki. Son iki sezonunda ise, ne yazık ki, kendi parodisine dönüştü. Bir de oyuncuların da artık bu işi kariyerlerinde birincil olarak görmediğini fark ettik ya, o kopardı bizi diye düşünüyorum. Her sezona aynı batırmanın farklı versiyonlarını koyup yalnızca ölçeği büyütmelerini de bir şekilde tiye almış ve kapanışa epik bir Pied Piper rezaleti daha kondurmuşlar bu arada. Çok mu yaratıcı? Hayır. Ama Silicon Valley’nin olup olabileceğinin maksimumu bu işte. Bizi Kumail Nanjiani, Zach Woods ve Martin Starr ile tanıştırdı diyelim, HBO’da Veep ile başlattıkları komedi devriminde yerlerini bırakacakları dizileri beklemeye koyulalım şimdi.
MVP: Zach Woods (Donald ‘Jared’ Dunn)

Yazar Hakkında

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.