Rötarlı Sezon Günlükleri: Tıka Basa

Rötarlı Sezon Günlükleri: Tıka Basa

Rötarlı Sezon Günlükleri’nde bugün bir rekora koşup 11 diziyi birden konuşalım istiyorum. Aralarından uzun uzun yazmak istediklerim de yok değildi; ama ne bileyim işte korona tembelliği mi dersiniz yoksa esereklilik mi bilmem böylesini tercih ettim. Kollarımı bulaşık için sıvıyor ve ağzımı açıp gözümü yumuyorum. Hadi başladık!

THIS IS US (4. Sezon)

This Is Us da başladığı heyecan verici noktadan sonra zamanla Yaprak Dökümü ile konakta geçen Fox dizileri arasında bir yerlere geldi. Dizi hakkında sarf edilebilecek pozitif bir cümlemiz kalmamış olması üzücü. Neticede Milo Ventimiglia’nın varlığıyla boğazımızdaki düğümlere sponsorluk yaptığı ikinci seriden çok da uzakta sayılmayız. Ancak geçmiş, bugün ve gelecek arasında kurduğu bütün köprüleri kundaklama arzumdan da vazgeçemiyorum. Hiçbir karakterin varlığını umursamadığımızı fark edince herkesi birbirine düşman ederek yeni bir rota oluşturmaya kalkışması yetmiyormuş gibi dizinin en yetersiz oyuncusu Mandy Moore’a da öyle etli bir malzeme teslim etmişler ki yeteneklerinin çıplak gözle görülebilir sınırları yüzünden ne yapsa baş edemiyor. Sonuç ortada. Sürekli gözlerini açarak konuşan bir adet Sterling K. Brown, Toby Toby diye mızırdayan bir Chrissy Metz ve anlamsız monolog üstüne anlamsız monolog kıran Justin Hartley. Bitirin artık çocuklar, lütfen bitirin. Yetti.
MVP: Milo Ventimiglia (Jack Pearson)


SERVANT (1. Sezon)

Deli saçmalarından akıcı hikâyeler çıkarmasıyla ünlü M. Night Shyamalan, 120 dakikada bile yeterince zorlanmıyormuş gibi ilk sezonu toplamda beş saat süren bir diziye soyunmuş. Gerçi bu sefer senaryo başkasının ellerinden çıkma. Ancak Shyamalan’ın parmağı da bulunduğu için anlam teşkil eden sürprizlerin, dönemeçlerin, katarsislerin sayısı oldukça az. İncil’i eline alıp parmağını yalaya yalaya sayfaları çeviren boy gösterisinde mantık ve devamlılık tamamen ellere karışıyor. Çocuklarını kaybetmiş bir çiftin oyuncak bir bebekle bu sürece alışmaya çalışması, eve gelen “garip” dadı ve o bebeğin canlanarak hayata dönmesi derken daha ilk bölümden neyin içerisine düştük diye sordurmayı başarıyor Servant. Ama ışık almayan evlerindeki sıkıcı hayatlarına giren gizemli yabancının geçmişi üzerine kurulu koşuşturmacalara o kadar alışmışız ki çabuk eskiyor cazibesi. Bilhassa sezon finaline doğru o kadar çok “Neden?” biriktiriyoruz ki tesiri “Öcü, bööö!” korkutmalarından farksız kalıyor.
MVP: Toby Kebbell (Sean Turner)


SELF MADE (Mini Dizi)

Octavia Spencer’ın Netflix bünyesinde seyirci karşısına çıkaran mini dizisi Self Made, yine yan gözle millete bakıp bakıp laf sokan tarihten bir kadının öyküsü. İnanılmaz yahu! Yıl oldu 2020 ve siyahi bir aktris göğsünü gere gere temsil ettiği kadınların asırlardır endüstride layık gördüğü rolleri arka arkaya bindirerek bir kariyer inşa ediyor, herkes de alkış tutuyor. Yani Spencer’ın yoktan var olan ya da yoklukta ayakta kalan kadınlar koleksiyonuna başarılı performanslar sığdırdığı da yalan değil. Ancak bu tek boyutlu ısmarlama karakterlerin temelinde hep aynı kilit özelliklere sahip oluşunda da sistematik ırkçılığın izi yok mu sizce de? Neyse lafı çok dolandırmayayım, gerçi dizi özelinde de konuşulacak çok özel bir şey yok… Tarihten Madam C.J. Walker adında bir kadının başarı hikâyesi anlatılıyor Self Made’te. İyi bir dönem işi, ancak mizahı eski püskü, Spencer haricinde de her oyuncusunun hamuruna mübalağa öyle bir yedirilmiş ki dizi ayakta kalmayı başaramıyor. Neyse ki dört bölüm, yoksa çekilecek dert değil.
MVP: Octavia Spencer (Madam C.J. Walker)


MODERN FAMILY (11. Sezon)

Network komedilerinin son kalesi Modern Family de 11 sezonun ardından ekranlara veda etti. Kalbimden daha beyaz bir evrende Sofia Vergara ve klişe bir eşcinsel çiftle ortamı renklendirdiğini düşündüğü dünyadan çok uzakta bir yerde olduğumuz için çok iyi eskimedi ne yazık ki başlangıcında bizi çok heyecanlandıran güldürü. Ancak Dunphyler, Pritchettlar, Cam’i, Manny’si derken iyi idare ettik bir şekilde. En azından her haftasında birkaç kahkaha armağan edebilmeyi başardı seyircisine. Kadroda buradan sonra yeni bir başarıya yelken açabilecek potansiyelde kimsenin olmaması üzücü olsa da 11 yıl da ABC’den kazandıklarını düşünerek önümüze bakalım biz. Veda yılına dair bir parantez açmak gerekirse… Açıkçası olabilecek en anlamlı sonlarla olabildiğince keyifli bir final armağan etti Modern Family sadık izleyicisine. Biraz iniş çıkışlı geçen son yıllarını düşününce finalin neredeyse pik noktası olduğu da söylenebilir. Sadece lafı dolandırmadan geçen sene de toparlayabilirdi hissim bâki. Başka bir şikayetim yok sayın hakım.
MVP: Eric Stonestreet (Cameron Tucker)


THE OUTSIDER (Mini Dizi)

The Outsider’la ilgili olarak okuduğunuz her yazıda aynı şeyi görmüşsünüzdür muhtemelen ama ben de tekrarlamakta bir sakınca görmüyorum: İlk 120 dakikasında muazzam bir uzun metrajlı film saklı, kalanı ise bayır aşağı enkaz. Stephen King’in iyi fikirlerini hep kötü olay örgüleriyle çevrelediğinin bir başka kanıtı olarak The Outsider da yakın tarihin mühim suç dramalarından birine dönüşebilecekken içerisine pas tutmuş korku öğelerinin dahil edilmesiyle birlikte post korona dünyasında maskesiz pazara gitmişsiniz gibi bir hissiyatın damarlarınıza enjekte edildiği kargaşaya doğru sürükleniyor. Cynthia Erivo ne acıdır ki The Outsider’ın kepenkleri kapatmasının gerektiği noktada bir dönüm noktası olarak arz-ı endam etmekte. O yüzden seyire dair bütün kötü anılarımızda çehresini hatırlıyor olmamız bir tesadüf değil. Ah keşke Stephen King romanı kaleme alırken tamam şimdi muslukları açıp biraz yeşil soluyoruz dememiş ve parmaklarını çıtlatarak birkaç boyut birden değiştirmemiş olsaymış.
MVP: Ben Mendelsohn (Ralph Anderson)


EVERYTHING’S GONNA BE OKAY (1. Sezon)

Please Like Me ile televizyondaki kuir görünürlüğüne epeyce katkıda bulunan Avustralyalı komedyen Josh Thomas babasının vefatından sonra iki üvey kardeşinin vasisi hâline gelen, hayatındaki karmaşanın bütününü çözememiş hâliyle yepyeni sorumluluklarla buluşan genç bir adamı canlandırıyor. Yine kendi yazmış, kendi çalmış, kendi de oynamış. Ve alışık olduğumuz o sıcak, gündelik vaziyetlerden absürt gözlemler ve cümleler çıkarıp üzerine oynayan komedisi baki. Hatta öyle ki karakterleri tam anlamıyla tanıyana kadar kaleminin yalnızca bu kısmından yararlanıyor. Ama ne zaman ki tüm taşlar yerine oturuyor, Josh Thomas da kimin yaşı neymiş diye düşünmeden ikili ilişkilerin, ilk aşkın, ergenliğin ve tabii büyümenin sancılarını sokuşturuyor arada. Kendine sürekli baktıkça bakasınız gelen twink beylerden bir koleksiyon yapmasına da ayrıca hayranım, belirtmeden edemeyeceğim.
MVP: Josh Thomas (Nicholas)


DEVS (Mini Dizi)

Alex Garland’ın seyircisini salak yerine koyan anlamsız bilimkurgularından ufak ufak sıdkım sıyrılıyor artık. Ex Machina’yı sırf Oscar Isaac’in dans sahnesi için kenara çekmekle birlikte Annihilation denilen turnusolun ardından tek iyi fikrini değil bir bölüme, 10 dakikaya dahi yayamayan kötü yazılmış, kötü çekilmiş ve kötü oynanmış Devs ile sinirlerim iyice tepeme çıktı artık. Sahi ya, Devs ne yapmaya çalışıyor? Etki alanındaki izleyicisini çok önemli bir şey anlatıyormuş gibi oyalamaktan başka söyleyebildiği ne var? Bir dizide 8 bölüm boyunca klişe olmadığı iddia edilebilecek tek bir mizansen mi olmaz? Pes artık! Kuantum, determinizm, pilot dalga teorileri derken anahtar kelimelerle saçmalaması hâlinde fark edilmez umutları benim nezdimde suya düştü açıkçası. Dev bir trollük örneği olarak takdir etmiyor değilim ama. Çünkü eğer beğenirse anladığı için kendini zeki ilan edebileceklere tepeden bakmayı seven bir kalem tarafından armağan edilmiş. Maskeyi düşüremeyenlere iyi eğlenceler.
MVP: Şark kurnazı Alex Garland


WHY WOMEN KILL (1. Sezon)

Desperate Housewives’tan sonra alev alev yanan ateşi çabuk söndü Marc Cherry’nin ve Devious Maids gibi adından ne kadar korkunç bir şey olduğu, kötü bir soap opera yapıp kariyerine devam etti. Why Women Killer, CBS’in streaming servislerinin mücadelesinde yerini aldığı All Access bünyesinde seyirci karşısına çıkmış ve bünyesinde bir adet Lucy Liu barındıran yeni projesi. Yine pembe diziden bozma bir ritim ile ev kadınları üzerinden fantezilerini kuruyor. Açıkçası uzaktan bakınca evde olabilirler, ama onlar da güçlü birer canavar iması yapması pek sakat duruyor; fakat Cherry’nin bir şeyleri kaleme alırken eforsuzca kuir bir sos kattığının da farkındayım yaptıklarına. Evin içerisinde sürekli bir izleyici varmış gibi saçından tırnağına kadar bakımını yaptırıp oturan kadınların, Nancy Meyers filmlerinden miras mobilyaların ortasında katile dönüşmelerini izletmesini de anlıyorum o yüzden. Mantık var mı? Yok. Eğlenceli mi? Biraz. Bir sezon daha tahammül edilir mi? Biraz zor.
MVP: Ginnifer Goodwin (Beth Ann Stanton)


BELGRAVIA (1. Sezon)

Downton Abbey’nin yaratıcısı Julian Fellowes’tan aynı adlı romanının televizyon uyarlaması geldi geçtiğimiz aylarda. Granthamlar’a özleyenlere pek iyi gelecek bu yeni TV çıkarmasında bu sefer bir yüzyıl ötesine gidiyor ve nispeten daha karanlık, daha entrikalı, daha ahlaksız bir hikâye akışını takip ediyor. Benim Episodes sayesinde tanıdığım Tamsin Greig, Oscar adayı Tom Wilkinson ve şu aralar Killing Eve’de de izlediğimiz Harriet Walter’ı kadrosunda barındıran ilk sezonunda tıpkı Downton’da olduğu gibi perdelerini açıp karakterleri siyah beyaz diye tanıtmaya koyuldu. Henüz bir mini dizi olup olmadığı onaylanmadığından devamı hakkında konuşmak ne kadar doğru bilmiyorum ama Fellowes, işini zamana bırakıp katran karası kötüsünün bile insani yanını göstermek için çaba göstermeyi bildiğinden zamanla Belgravia’nın sınırlarında da bir geziye çıkarız diye umut ediyorum. Çünkü şu an öyküyü bıraktıkları noktada doğrular ve yanlışlar fazlasıyla katı.
MVP: Tamsin Greig (Anne Trenchard)


THE PLOT AGAINST AMERICA (Mini Dizi)

Philip Roth’un kırklı yıllardaki Amerika’ya alternatif bir tarih hediye edip, bugünün faşist yapısını en sükse (!) yaptığı dönemde topraklarına taşıyan romanından uyarlama The Plot Against America. Günümüz Trump hükümdarlığından izler bulmanın mümkün olduğu hikâyeyi evrensel bir yere taşımış Roth. Dizi de sağ politikaların giderek yükseldiği bugüne sürekli el sallamaya gayret ediyor. Avrupa’da yaşayan Yahudilerin aksanlı İngilizce konuştuğu filmlerden pek sıkılanlar için biçilmiş kaftan da denebilir. Kurgusal gerçekliğinde özgürlükler ülkesine korkunun, nefretin, tahammülsüzlüğün erkenden enjekte edildiği bir dönemi incelemeye alıyor. Ve dolambaçsız, abartısız hâliyle de garip bir şekilde bir o kadar çarpıcı. Her bölüm sonunda boğazlarımıza armağan ettiği yumrukları modern dünyayla ilişkilendirerek fenalaşıyoruz. Kadrosundan setlerine, senaryosundaki incelikten görsel tutarlılığına kadar her şey pek dört dörtlük. Daha ne duruyorsunuz? Oturun da izleyin!
MVP: Zoe Kazan (Elizabeth “Bass” Levin)


BETTER CALL SAUL (5. Sezon)

Ben artık her sene aynı şeyi tekrarlamaktan çok sıkıldım ama mahsuru yoksa yine belirteceğim, Better Call Saul çoktan Breaking Bad’in kurduğu mirası geçip zirveye çok daha yakın bir yere yerleşti. Neden? Çünkü tamamen problemli erkek karakterlerin ıslak rüyaları üzerine kurduğu Walter White evreninden sonra Jimmy’nin herkese aynı lezzette ve parmağıyla bağıra çağıra suçlu göstermeden ele alınmış geçmişinde bir altın madeni yatıyor. Ve dizinin yaratıcısı Vince Gilligan ile senaryo ekibi yavaş fakat bir hayli sağlam anlatılar inşa etmekteki başarısını Breaking Bad’te yapabildikleri egzersiz sayesinde bambaşka bir seviyeye çıkarmış durumdalar. Beşinci sezonda da sürpriz yok. Boşa atılmış kurşun bulabilen beri gelsin. Beni asıl heyecanlandıran tabii ki de Kim Wexler ve karaktere can verirken ekonomik oyunuyla sürekli zirveyi gören Rhea Seehorn. Kaçınılmaz son yakın gibi gözükse de varlığı ve varlığının sebep olduğu her türlü olay esas adamımızdan bile daha çok heyecanlandırır oldu beni. Bir spin-off da onun için mi patlatsak?
MVP: Rhea Seehorn (Kim Wexler)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.