Rötarlı Sezon Günlükleri: Sanırım Bu Son?

Rötarlı Sezon Günlükleri: Sanırım Bu Son?

Haziran 2019’da başlayan televizyon sezonu 31 Mayıs’ta nihayete varacağı ve Emmy, Oscar Boy, Readers’ Choice derken ödüller birer ikişer dağıtılacağı için bitirip kenara ayırdıklarımı son bir Rötarlı Sezon Günlükleri başlığı altında yazmam gerekir diye düşündüm açıkçası. Bundan sonrasında sadece yeni bitmiş dizileri (The Great, Space Force, I Know This Much Is True) tekil ağırlayacağımı düşündüğümden de bu sezon sanıyorum ki son Rötarlı Sezon Günlükleri olur bu yazı. Hadi parmaklar çalışsın!

SOLAR OPPOSITES (1. Sezon)

Rick & Morty’nin yaratıcılarından ve aynı zamanda Rick’in de sesi olan Justin Roiland’ın yeni suç ortağı Mike McMahan’la (o da yapımcı ve senarist olarak Rick & Morty’de çalışıyordu) kotardığı animasyon Solar Opposites, Hulu bünyesinde seyirci karşısına çıktı. Dünya dışı varlıkların evrene bir şekilde asimile olduğu, bizim de onların varlığına çok şaşırmadığımız gerçeklikte geçen öyküsü özüne inince o klasik şehir değiştiren aile sitcomları matematiğini kullanıyor. Ancak Roiland – McMahan ikilisi tabii ki de hikâyeyi bilimkurgu sosuyla zenginleştirip toplumsal eleştiriyi de bir ucundan tutmuş. Dizi formatındaki animasyonlarda seyircinin o ortama ayak uydurma süresi genelde bir tam sezonu bulduğu için Solar Opposites’in daha ilk bölümünden bir ritim tutturabilmesi takdire şayan. Finale doğru yaptığı büyük numaralarla iyice pekiştiriyor kurulan bağı. Yalnız bu yaratıcılarının kalemine aşinalığımızın eseri mi diye de düşünmüyor değilim. Daha uzun soluklu bir devam sezonunu merakla bekliyorum.
MVP: Tiffany Haddish (Tek sahnede tuşe)


DEAD TO ME (2. Sezon)

Ne yapsa tutangillerden Christina Applegate’in iyi bir projeyle buluşsun diye gözünün içine baktığımız Linda Cardellini ile başrollerini paylaştığı Dead to Me beni çok da ciddiye almayın diyerek eğlendirmeye odaklanmış ilk sezonunda hatırı sayılır bir başarı elde etmişti. Ellerindeki karakterlerle eğlenmesini pek iyi bilen senaristler, bu yıl tesadüflerin, yok artık dedirten katarsislerin sayısını biraz daha artırıp güldürürken bir anda var oluşumuza küstüren yerlere ışınlanan dizinin temposunu artırmış. Applegate ile Cardellini bir kez daha karşılıklı döktürüyor tabii. Yalnız bu sefer yan karakterlerin de üçüncü boyutu olması gerek diye buyurulmuş sanki birileri tarafından ve harekete geçilmiş. Sürpriz ikizleri, evdeki çocukların anlatıdaki ağırlığının artması, yeni dostlar, yeni düşmanlar… Bilemiyorum, esasında da çok da matah bir keşifte bulunmuyor bağlı oldu janrda Dead to Me. Ancak ne olduğunun, kapasitesinin o kadar bilincinde ki bunun keyfini çıkarıyor olması seyirciye de pozitif yansıyor sanki. Absürt bitişine rağmen itirazsızım.
MVP: Linda Cardellini (Judy Hale)


ZOEY’S EXTRAORDINARY WORLD (1. Sezon)

Network (CBS, NBC, ABC, Fox, CW) bünyesinden çıkmış 20 dakikanın üzerinde dizi izlemenin bir insanlık suçu olduğunu artık bilmemiz gerekiyor ama canımın müzikal çektiği bir dönemde çok zamanlı çıktı karşıma Zoey’s Extraordinary World ve ite kaka karantina sebebiyle erken yapılmış finaline kadar izledim ilk sezonu. Bu tür bir şovu sırtında taşımaya yetecek Broadway alımı çalımı bulunmayan Jane Levy, sesi yetmeyen canım Lauren Graham ve döne dolana ideal erkeği oynayan Skylar Astin’e rağmen akıl sağlığımı yitirmemeyi de başardım. Açıkçası çok büyük bir şey vaat ettiğini söylemek mümkün değil. Epey çiğ duyguları, epey çiğ şarkı seçimleri ve epey çiğ performanslarla servis ediyor. Zoey’nin süper gücü ve bundan sebep gerçekleşen bütün atanmış psikolog tripleri pek gülünesi. Pilot bölümündeki hayattan büyük müzikal hâlini bütçeyi düşünmeden sezonun tamanına yayabilseymiş çok daha farklı şeyleri konuşabilirmişiz. Şu hâliyle sade ve sadece pişmek istiyor.
MVP: Alex Newell (Mo)


BREEDERS (1. Sezon)

Kendi ebeveynlik deneyimlerini senaryolaştıran Martin Freeman’ı, Episodes’ta sevip Back to Life’ta bağrımıza bastığımız Daisy Haggard ile bir araya getiren Breeders bence sezonun en güzel sürprizlerinden biri oldu. Tipik bir çocuklardan illallah demiş ana baba veryansını gibi başlayıp işi yetişkin olmak istemeyen bireylerin sahip olduğu her türlü manevi bağ üzerinden incelemeye alıyor Breeders. Buz gibi İngiliz mizahının durumların fenalığından sağdığı kahkahalar bütün boşlukları doldururken dizinin orta yerinde çığlık atmadan çığlık atarmış gibi oynayan Freeman ve Haggard’ın valsi de komedi zirvesi yaşatıyor. Ancak durumların giderek karanlıklaştığı, sırtlarındaki yeni yetme sorumlulukların tam zıt yönünde, yaşam çizgisinin bittiği yerde yüz göz oldukları dünya gerçeklerine gelince daha da katmerlendi gibi hissediyorum Breeders. Freeman elindeki neşteri sadece yaralamak için değil, oymak için de kullanmış bir noktadan sonra. Buradan özel hayatlarını filtresiz ekrana taşımasına izin veren hayat arkadaşına da selam olsun!
MVP: Martin Freeman (Paul)


BETTER THINGS (4. Sezon)

Dört başı mamur ebeveynlik türküsünden bir diğerine… Pamela Adlon’un hiçbir şey hakkındaymış gibi davranıp her şey hakkında olabilmeyi başaran taşyapıtı Better Things, muazzam bir sezonu daha devirdi. Yazıp yönetip oynayıp prodüktörlüğünü üstlendiği şahane projesi, alter egosunun – bir noktada da kendisinin – kızları, kapı komşusu annesi ve daimi dostları, eski aşkları, yanıkları, vuruklarıyla olan bağlarını irdelemeye devam ediyor. Sadece bu aileye has olabilirmiş diye düşündüğümüz bütün çatışmalardan herkesin kulağına küpe edeceği bir çıkarıma varabilmeyi başaran hâli, insan ilişkilerini bu kadar evrensel bir yere taşıyabilmesi inanılmaz bir başarı bence, ki biraz da o kandaşlar arasındaki kadın kadına dikleşmeden besleniyor Better Things. Buna rağmen attığı taş her cinsiyetin, her hikâyenin, her hânenin başını yarıyor. Ben bu sezon en çok Duke’u büyütüp Rich’e akıl verdirecek kıvama getirdikleri bölümde gözyaşı döktüm, onu da not düşeyim. Sebebi belli. SEBEBİ ÇOK BELLİ.
MVP: Pamela Adlon (Sam Fox)


MY BRILLIANT FRIEND (2. Sezon)

2018-19 TV sezonunun Succession’la birlikte en iyisi olduğuna inandığım My Brilliant Friend, devasa bir perdede izlenmeyi hak eden ikinci onluğunu da tamamladı. İtalyan yapımı dizi okyanusun diğer tarafında HBO sayesinde seyircisiyle buluştuğu yeni serisinde Alice Rohrwacher’ı da iki bölümlüğüne yönetmen olarak ağırladı. Bu iki bölümün anlatıda çok kilit yerlere denk düştüğünü de not düşmek gerek. Okumasanız bile bir romanı satır satır takip ediyormuşunuz hissi yaratan hikâyede büyüme sancılarını bir adım daha yukarıya taşıdık bu sefer. Arka planda Godard, Rohmer, Truffaut gibi ustalardan emanet manzaraların yeniden canlandırması yapılırken Elena ve Lila’nın dertleri de enine genişledi. Yalnız belki karantinadan sebeptir bilinmez, çocuk oyunculardan yaşça daha büyük yıldızlara geçişi geçen yıl gerçekleştirmemize rağmen ortaya çıkan tek yönlü performansların biraz dikkatimi dağıttığımı itiraf etmeliyim. Sanırım My Brilliant Friend’i bu denli cazip kılan şey uyarlandığı roman serisi ve tabii Saverio Costanzo’nun inşa ettiği eşi benzeri olmayan görsel dünya.
MVP: Saverio Costanzo


WESTWORLD (3. Sezon)

Bu vasatlığın ekranda kapladığı yerde ne zaman bir sona ulaşacağız acaba? Islak cis hetero ergen erkek rüyası Westworld, kadını güçlendireyim derken korseli, göğüs bölgesi desteği akıl uçuran, meseleyi daima seksapel ile halleden formülasyonunu tam sürat kullanmaya devam ediyor. Ben hayatımda hiç kudretli kadın karakter yaratacağım derken bu kadar erkek bakış açısının kurbanı olan bir şey izlememiştim. Hayır ilk sezonda kullandığı oyun parkı teması ait olduğu zaman aralığı sebebiyle bir şekilde mantığa yatıyordu da şu an cinselliğini sahiplenmiş gibi duran herkesin cinselliğin kölesi olduğu gerçeğiyle ne zaman yüzleşecekler acaba, meraktayım. Herhâlde Jonathan Nolan, ağabeyi Christopher’a bak senin filmlerin aseksüel diye nanik çekmeye çalışıyor. Bu yıl da sonunu asla merak etmediğimiz olaylar zinciri, öyküye derme çatma ilave edilmiş yeni karakterler ve fikri çoktan bittiği için başa dönen zincirleme kazalarıyla ömrümüzden ömür yedi. Thandie Newton berbat oğlu berbat senaryoya rağmen döktürmeye devam ediyor yalnız, onu söyleyeyim.
MVP: Thandie Newton (Maeve Millay)


OZARK (3. Sezon)

Sırf aşırı mavi ve Breaking Bad ile uzaktan akraba diye başladığım gibi terk ettiğim Ozark’a üç sezonluk binge ziyareti yaptım geçtiğimiz haftalarda. Laura Linney’e ve tabii diziye yaptığım haksızlık için herkesten özür diliyorum öncelikle. Bir televizyon nirvanası sayılmasa da ahlaksızlığın pek yakıştığı insanlarla buluşturuyor bizleri Ozark. Neredeyse her karakterine ayrı dizi çekilse izletecek bir zenginliğin ortasına düşünce de bırakması pek mümkün olmuyor. İlk iki sezondaki büyüsünün biraz aksadığı üçüncü seriyle ilgili bir takım şikayetlerim yok değil. Bugüne dek elini çok açık etmemiş ve bu nedenle başarılı olmuş hikâye örgüleri bıraktığı için önümüze üçüncü seride 10 bölüme yetsin diye uzatılmış hissiyatı veren her şeyden pek çabuk sıkıldım ben. Wendy’nin erkek kardeşi, Janet McTeer’ın daima gerginlikten yutkunmamıza sebep olan varlığı ve tabii Laura Linney’nin ipleri bütünüyle ele alışının da tadı başka ama ben o yavaş yavaş yanan tekinsizliğini daha bir sevdim Ozark’ın. Umuyorum bu olay üstüne olay, macera üstüne macera kurarak yükselttiği ivmesinden vazgeçer.
MVP: Laura Linney (Wendy Byrde)


THIS WAY UP (1. Sezon)

Dağına taşına kurban olduğum İrlanda’nın bağrından çıkan This Way Up, yakın tarihte Paul Rudd komedisi Living with Yourself’te esas karakterin eşi olarak izlediğimiz Aisling Bea’nin yaratımı baştan sona. Modern zamanlara pek uygun mental instabilitenin bağrından yeni kopmuş bir kadının gündelik hayatını inceliyor. Üstelik buna sebep olan olayları da çok önümüze koyup devasa bir travmaya bağlamadan. Evet, yaşadığımız dünya böyle bir dünya artık, hayattan dev bir sille yemeden de her şeyden bıkmak, kendinden bile vazgeçmek mümkün tüketilenlerin gölgesinde diyor. Bea’in karakteri o kadar tanıdık ki. Bu tarz durumlarda illa dudak uçuklatacak bir geçmiş ile yeşillendirilen karakterlerin aksine çok bizden, hepimizin kolayca empati kurabileceği bir kadını anlatıcı yapıyor. Umutsuzluğunun grisini hızlı şakalarıyla saklayan, etrafındakilere iyiymiş gibi yapmaya devam eden ve iyi olmadığını ufacık jestlere sığdıran bir kadın bu. Ben bayıldım, siz de bayılın! Bu yıl izlenmesi gereken prestijli proje sayısı çok biliyorum da This Way Up’ın, hele ki herkesin duvar izleyerek çıkışsızlığa yaklaşılan şu devirde, yalnız olmadığımızı hatırlamak için tüketilmesi çok daha elzem bence.
MVP: Aisling Bea (Aine)


MOM (7. Sezon)

Oscar Boy sayfalarında Chuck Lorre övmeme sebep olabilmiş tek dizi Mom da yedinci sezonunu bitirdi. Şaka gibi, neredeyse kimsenin izlemediği bir dizi yedi yıldır formundan hiçbir şey kaybetmeden yolculuğuna devam ediyor. Tıpkı Cougar Town gibi başladığı yerle dönüştüğü dizi arasında inanılmaz bir uçurum mevcut, ama artık bunu tamamen kucakladığı için hiç kurcalamıyorum buraları. Hayatta ikinci, üçüncü, hatta dördüncü şansı hak ettiğine inanan bir grup kadının dostlukları üzerinden hâlâ her bölüm güldürüp gözlerimizi de yaşlandırabilmeyi başaran Mom bana sorarsanız klasik sitcom kurallarını kullanmanın yakıştığı tek dizi şu an piyasadaki. Allison Janney ve Anna Faris’in başını çektiği inanılmaz yetenekli kadrosunun bundaki payı büyük. Tabii bir taraftan da o kaderini yeniden yazma, bütün kusurlarınla barışabilme ve tabii yaşın ne olursa olsun büyümenin, değişmenin mümkün olabildiğini söyleyebilmesiyle de alakalı bu durum. Bu sezon özelinde ekleyecek ne var diye düşünüyorum… Pek bir şey yok. Hâlâ cillop gibi, hâlâ komik, hala kalbimizi kırıyor. Aynen devam!
MVP: Allison Janney (Bonnie)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi yüksek lisansı için Imperial College'a başladı. Şimdi de University College London'da macerasına devam ediyor. Varı yoğu ödül sezonu. Çok konuşur, çok çalışır. Azıcık dili sivri. Mizah tutkunu. Gastronomik sevdaları için dağları delecek kadar gözü kara. And he is... you know...

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.