The Crown (4. Sezon)

The Crown (4. Sezon)

Yaratıcı: Peter Morgan | Oyuncular: Olivia Colman, Tobias Menzies, Helena Bonham Carter, Gillian Anderson, Josh O’Connor, Emma Corrin, Marion Bailey, Erin Doherty, Stephen Boxer, Emerald Fennell, Charles Dance, Tom Brooke, Richard Roxburgh, Tom Burke, Nicholas Farrell, Charles Edwards | 60 dakika | Netflix

Netflix’in orijinal içerik yolculuğunu başlatan House of Cards ve Orange Is the New Black ertesinde, bir numaralı streaming servisinin en kıdemli dizisi konumuna The Crown yerleşti benim için. Altı sezon olarak tasarlanan bu olağanüstü projede Pazar günü ikinci jenerasyonun son sezonuna da nihayete eriştik. Peter Morgan’ın anlatılmaz yaşanır kraliyet sevdası beş ve altıncı sezonlarda Imelda Staunton, Lesley Manville, Jonathan Pryce ve Elizabeth Debicki’den oluşan yepyeni bir kadroya yer verecek. Ama tabii öncesinde bizim de maceranın ikinci ayağına veda etmemiz gerekiyor. Nereden başlasam, nerelere değinsem… Morgan ve ekibi en başından beri hepimizin Diana’yı ekranda görmek ve hikâyesinin ayrıntılarını öğrenmeyi iple çektiğimizin epey farkında olduğundan elini hiç korkak alıştırmadan daha ilk bölümde çıkarmış Galler Prensesi’ni meydana. Charles ile tanışma biçimleri, aile uygun görüldüğü için yapılan evlilik, aralarındaki yaş farkının yarattığı uçurum, Camilla’nın etkisi ve karşılıklı sadakatsizliğe varan birlikteliklerinin bütün detayları masaya yatırılıyor. Her ne kadar hikâyenin merkezinde biriciğimiz Queen Elizabeth yer alıyor olsa da dizi tribünlere oynamaktan çekinmemiş bu sezon. Charles’ı olduğundan daha yakışıklı, daha akıllı, daha “mantıklı” gösteren Josh O’Connor kendisine bırakılmış sahnede bir noktadan itibaren tek başına vals ediyor bile denilebilir. Yalnız burada yakın tarihi, Diana’nın çektiği azabı bilen izleyici için ciddi bir çıkmaz oluşuyor ne yazık ki. Çünkü dizi her ne kadar bütün taraflardan bakmaya çalıştığını iddia etse de meseleyi sürekli olarak Diana’nın Charles’ı anlamadığını ima eden bir tarafa çekmekte. Emma Corrin’in sima olarak andırdığı prensesi çok da ahım şahım bir performansla ekrana taşıyamıyor oluşu, sezonun ikinci yarısında yorumdan çok taklide dönen oyununu eleştirmeyi istemiyorum ama. Çünkü yanı başında oyunculuk namına sevmediğimiz her şeyi kırıp geçiren bir adet Gillian Anderson bulunmakta. Oscar’la buluşan Meryl Streep’in Margaret Thatcher performansına bakarak çıkardığı karikatürün dikkatleri dağıttığına şüphe yok. Bilemiyorum, belki de bilinçli bir tercihtir bu. Birleşik Krallık tarihinde neden yer aldığını bilmediğimiz bir devlet başkanının o habitatta nasıl sırıttığını göstermek amacıyla abanmıştır Thatcher’ın en spesifik jestlerine. Ancak abartıdan yıkılan üslubu da tekerrürden ibaret olduğu için çabuk yıldırıyor izleyicisini. İşin garip tarafı bu kadar sevilmeyen bir kadına bile Diana’ya davrandığından daha adil yaklaşıyor Peter Morgan. Aile kanadında da hikâyesi en çok ilgimizi çeken Prenses Margaret’a bir bölümü dolduramayacak çok küçük bir öykücük teslim edilmiş. Sezonun en zayıf parçasında Helena Bonham Carter son kez marifetlerini göstermeye çıkıyor. Şikayetlerimin bol olduğu anlaşılmıştır diye düşünüyorum. Tanıdığım bildiğim The Crown’ı değil de başka bir diziyi izlemişim gibi hissediyorum çünkü. Geçtiğimiz sezonun epizodik yapısından çok şikayet edildiği için daha devamlı bir anlatı oluşturulmaya çalışılmış ancak bu sefer de yapılan transferlerin gazabına uğranmış sanki. Belgrano’nun yakın İngiltere tarihindeki etkisini bile küçümsemiş, Thatcher’ın ülkeyi ne hâle soktuğunu şekerle süslemiş, Lord Mountbatten’ı uğurlarken bile IRA hakkında çekinik davranmış gibi. Bu da sanıyorum ki çok hakim olduğum bir zaman aralığını anlattığı için daha çok şey istememle alakalı bir durum. Hâlbuki The Crown’ın bize bir Birleşik Krallık belgeseli olma vaadi de yok ortada. Ama ne bileyim işte, haricindeki bütün elementlerde de kasting ve kimleri öne çıkardığına dair tercihlerle muhattap olunca, şovun tarihinde hiç tanışmadığım belli belirsiz yavan bir tat kalıyor ağzımda. Bilene değil de bilmeyene, okyanusun diğer tarafına pazarlanmışçasına en pembe dizi formunda hem de.
MVP: Josh O’Connor (Prens Charles)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.