Sezon Sonu Günlükleri: Part VII

Sezon Sonu Günlükleri: Part VII

Salı günü açıklayacağım Oscar Boy TV Ödülleri’min adayları öncesinde toparlamaya çok ama çok az kaldı. Hadi bakalım…

STARSTRUCK (1. Sezon)

Amerika’daki yayın tarihi sebebiyle bir sonraki Emmy takvimine ötelenen Starstruck, yılın tatlı sürprizlerinden biri oldu benim adıma. Screwball komedilerin kurallarına göre hareket eden bu şahane İngiliz güldürüsü, ünlü bir aktörle tek gecelik bir ilişki yaşayan Jessie adında genç bir kadını konu alıyor. Avustralya’dan Londra’ya göç eden Jessie’nin, yirmili yaşların sonuna dair büyüdük ama neden büyüdük çıkmazında nefeslenme çabasının üstüne bir de aşk ilave olunca tekdüze hayatına taze bir nefes giriyor. Mevzubahis ünlümüz Tom Kapoor’un beyaz bir erkek olmamasından, dizinin yaratıcısı ve başrolü Rose Matafeo’nun geleneksel romantik komedi anlayışına hitap etmemesine kadar övülecek pek çok faktör var; ama esas marifeti türler arasında bulabildiği dengede. Hem Ada’ya mahsus mizahın hakkından geliyor, hem kalpleri ısıtacak bir aşkı önümüze bırakıyor, hem de finali görmeden ekran başından kaldırmıyor.


THE KOMINSKY METHOD (3. Sezon)

Chuck Lorre artık emekliliğine mi hazırlanıyor ne yapıyorsa, birer ikişer dizileri bitmeye başladı bu yıl. Mom’ın ardından Netflix bünyesinde seyirciyle buluşan The Kominsky Method’a da veda ettik. Alan Arkin’in dizideki vadesi dolunca bu sezonu mateme, son şanslara, ikinci baharın bilmem kaçıncı devresine ayırmışlar. Michael Douglas da fırsattan istifade tüm ekibin başına geçip olabildiğince öttürüyor borusunu. Öyle ki Grace & Frankie’de tutan formülleri bile içselleştirip Sandy Kominsky’miz üzerinde uygulayarak, hiç de ihtiyaç duymadığımız “erkekçe” belli bir yaştan sonra cinsel hayat şakalarına girişilmiş iyice. Yalnız bu sezondaki hikâye ağırlığının kaybedilmiş dostlara ve şanslara adanmış olmasının önceki yıllara oranla daha dramatik bir kulvar oluşturması da epey rahatlatmış The Kominsky Method’ı. Dolayısıyla kahkahasını eksik bırakmadığı gibi hediye ettiği minik göz yaşlandırmalarıyla da akıllarda kalan bir veda busesi kondurduğu söylenebilir.


FRANK OF IRELAND (1. Sezon)

Gleeson ailesinin fertleri tarafından yaratılan ve bizzat Brian ile Domhnall Gleeson’ın oynadığı Frank of Ireland, bu senenin en Adalı komedisi. Dublin’in banliyösünü mesken etmiş dizide otuzlarında olmasına karşın hâlâ doğru düzgün bir işi olmayan ve annesiyle yaşamaya devam eden Frank’in aksiliklerden aksilik beğendiğimiz makus talihiyle muhattap oluyoruz. Kendi işsizliği yetmezmiş gibi en yakın arkadaşının sallantıdaki işine de göz koymuş, eski sevgilisinin ilişkisine kafayı takmış, annesinin özgürlüğünü de sadece var olarak ihlal eden bir adamı izlemek ne kadar keyif verir bilemem. Ancak kendi içerisinde oluşturduğu formülü bir hayli sempatik. Bu disfonksiyonel ilişkiler zincirinde her bir karaktere ayrı ayrı tutunup absürtlüğünde kaybolmak bana çok iyi geldi en azından. Aldığı ikinci sezon onayını ne yapacağını bilememekle birlikte Gleesonlar’a da doyamadım sanki. Gelsin, gelsin, izleriz!


THE FLIGHT ATTENDANT (1. Sezon)

Televizyon tarihinin gördüğü en yeteneksiz aktrislerden Kaley Cuoco’ya bir dizi teslim etmek hangi akılsızın fikriydiyse umarım işsiz kalır. HBO’nun dijital oluşumu HBO Max’ta seyirci karşısına çıkan yapımla ilgili söyleyecek tek bir iyi cümlem yok; çünkü akıl kârı olmayan bir öyküsü, insanın gırtlağına yapışan temposu ve her biri kötü oynamaya ant içmiş kadrosuyla benim için bir ömür törpüsünden fazlası olamadı. Kakafoniden hâllice dizi, pek çok meslek birliğinin desteğini alsa da ben Emmy’nin bir şekilde The Flight Attendant’ı dışarıda bırakacağına inanmak istiyorum. Bir de sanırım Big Little Liesler, Little Fires Everywhereler, Sharp Objectsler, Mare of Easttownlar derken cinayetlerin peşine düştüğümüzde sürekli erken 2000’le Zooey Deschanel’i gibi hareket etmeyen aktrislerin varoluş problemlerinde boğulmasına o kadar alıştık ki bu maskaralık bana çocuk kuşağından fırlamaymış gibi geldi. Gerçi kokain kokusu da alıyorum ya neyse…


LOVE, DEATH & ROBOTS (2. Sezon)

Sinefilbroların yeni buluşma adresi Love, Death & Robots geçtiğimiz sene David Fincher önderliğinde piyasaya çıktıktan sonra epey sükse yapmıştı. Bilgisayar oyunu estetiğinden, görsel efekt oranı yüksek yeni tekniklere kadar her şeyi deneyen bir yapım olduğu için esasında bu projeyi senaryosu üzerinden değerlendirmeyi biraz yanlış buluyorum. Animasyon sanatçıları için bir etüt alanı gibi kullanıldığının da farkındayım. Ancak ikinci seride materyal o kadar cılız kalmış ki gözüm başka bir şeye ilişmedi. Gerçi görsel anlamda da acaba animasyonlar/animeler hiç bu yöne gitmese mi dediğim bir takım teknolojik gelişmeler de mevcut. Haricinde şunu da eklemek istiyorum, acaba distopyalar söz konusu olduğunda kuracağımız cümleler mi bitti? Ya da en iyileri gördüğümüz için mi artık ne izlesek tontoş bir anneannenin elinden çıkmış gibi hissettiriyor? Hepsi Black Mirror’ın suçu diyerek köşeme çekiliyorum ben.

Yarın: Hacks, The Mosquito Coast, Master of None ve The Handmaid's Tale

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.