Ekim Ayına Yetişiyorum, Sıkın Dişinizi!

Ekim Ayına Yetişiyorum, Sıkın Dişinizi!

Çok enteresan bir yıl geçirdim, sevgili Oscar Boy yolcusu. Pandemi sebebiyle olmayan bir Oscar, hemen ardından gelen bir yayın, üstüne dev hastalık, yeni yeni işler, 1989, FilmLoverss derken hem yazmaya vakit bulamadım hem de yazacak yerlerim ağrıdı. O yüzden elimdekileri bitirmeye ve günü yakalamaya çok ihtiyacım var. Bunu da Antalya – LFF – Filmekimi kargaşasıyla geçecek Ekim ayı gelmeden yapayım istiyorum. Bugünden başlayarak 400’er kelimede filmleri tüketmeye çalışacağım. Umur sen deli misin diyenleri kenara alarak başlıyorum artık. Hadi delirmeden, sağ ayakla…

SWEAT

O kadar uzun zaman oldu ki bu filmi izleyeli, tadı da giderek acılaştı ağzımda. Magnus von Horn’un uzun metrajdaki ikinci denemesi gittiği irili ufaklı festivallerden ödülle dönen, sosyal medya ve bireyi yalnızlaştırıcı tesiri üzerine konuşma gayretinde. Esas karakterimiz Sylwia, fitness ile olan alakasını Instagram’a taşıyıp kendince bir üne kavuşmuş. Fakat ailesiyle tanıştığımızda çocukluktan kalma bir sevgi eksikliğinin sonucu olduğunu görüyoruz bu telefonda yaşama hâlinin. Yani özetle oldukça ucuz, yeni jenerasyona dair pek sığ çıkarımlar yapan ve telefonunuzda bu kadar vakit geçiriyorsunuz mutlaka psikolojik bir probleminiz vardır demeye getirecek kadar da düz bir yerden bakıyor dünyaya Sweat. Çok isterdim jenerasyon fark etmeksizin bedenimizi ve zihnimizi bu uygulamalarda gördüklerimizin ardından nasıl cezalandırdığımızı anlatabilecek kadar yetkin olmasını. Ama maalesef Sweat, o film değil.

NOWHERE SPECIAL

Bir önceki filmi Still Life ile eleştirmenlerden tam not alan Uberto Pasolini yönetmiş Nowhere Special’ı. Yine benzer temalardan yürüyor ve hayata karşı verilen savaşta ölüm döşeğindeyken evladını teslim edeceği aileyi seçmek üzere sosyal servislerle birlikte çalışan bir babayı alıyor bu sefer kamerasına. Başroldeki James Norton’ın devleşen performansıyla seyircisinin boğazındaki düğümün asla yok olmasına izin vermeyen ve büyük dramatik anlara ev sahipliği yapmak yerine onulmazın acısını hissettirerek yol haritasını çizen bir film bu. Çocuk oyuncusunun sanki senaryoda ne yazıldığını bilmiyormuş ve sadece etrafındakilere dikkat kesiliyormuş hissi yaratan varlığıyla da bir belgesel kıvamında ilerliyor. En büyük sıkıntım doruk noktasından kasıtlı olarak kaçan final bloğu ile. Ama buradaki eksiğini de didaktik olmamasına karşın her daim izleyicisine empati yaptıran tavrı ile örtbas etmeyi başarıyor.

CRUELLA

101 Dalmaçyalı’nın efsanevi karakteri Cruella ile ünlenen Glenn Close’dan bayrağı devralıyor Emma Stone, Disney’in kötü karakterlerin orijinal hikâyelerini anlatma alışkanlığının yeni kalesinde. PETA’nın baş düşmanı olarak bildiğimiz Cruella de Vil, tabii ki de bütün villain sayıklamalarında olduğu gibi aslında kötü biri olarak doğmamış. Toplum onu kötü eylemiş. Filmin bütün sırrı neden kötü birine dönüştürüldüğü üzerine olduğu için (hâlâ izlemeyenler olabilir diyerek) pek sır açık edemiyorum; ama modaya düşkün, anarşinin biricik dostu canımız Estella/Cruella, Joker-vari bir saçmalıkla değil de eylemlerin konuştuğu, hakkıyla çıldırdığı bir yoldan ilerlediği için tehlikeli bir mesaj vermiyor. Öyle ki Cruella’nın köpek derisinden elbise diktirdiği efsanesini bile tek kalemde siliyor film. Yeni nesilin, ebeveynlerini bezdirene kadar tekrar tekrar bu filmi izleyeceğine ve miniklere “Başkası olma, kendin ol. Hem de gururla!” mesajını geçirdiğine inancım tam.

RAYA AND THE LAST DRAGON

İnanılmaz zayıf geçen 2020’nin ardından animasyonlar adına daha şimdiden umut veren bir film yılına girmiş bulunmaktayız. Disney’in kardeş stüdyosu Pixar’ın karşısına dikilen Raya and the Last Dragon, esasında daha evvel kuralları bozan kadın kahramanlar yaratmak istediğinde, bunu hep krallıkların prenses olacak kız çocuklarına kendi talihini değiştirmek üzerine maceralar yazarak halleden dev yapım şirketinin eskittiği öykülere çok benziyor. Ancak ailenin sadece kandaşlardan ibaret olmadığına işaret eden, mevcut kadın karakterlerini başka bir erkeğin küheylanlığı altında ezmeyen ve hepsinden önemlisi yarattığı/örnek aldığı kültürü bir süs gibi kullanmayıp özenli davranan film, Disney adına farklı bir yere konuşlanmış demek mümkün. Ben tesirini kolayca atlatamadığım gibi, baba – kız arasındaki iletişime de bolca gözyaşı döktüğüm için yeteri kadar objektif davranamıyor olabilirim. Canı yansın isteyenlere önereyim, ne demek istediğim anlaşılsın.

AFTER LOVE

İngiltere televizyonlarının vazgeçilmez, kadrolu isimlerinden Joanna Scanlan’ın başrolünde yer aldığı kendi hâlinde bir film After Love. Dini bütün esas karakterimiz, eşi vefat ettikten sonra eşinin bambaşka bir hayatı, bir ailesi, hatta bir oğlu olduğunu öğreniyor. Ve bu geçmişi eşelemek üzere Manş’ı aşıp Dover’dan Calais’e geçtiğinde bir kargaşayla kendini temizlikçi olarak tanıtıp o evde işe giriyor. Bundan sonrasında da bütün yasını sağ iken hiç tanımadığını fark ettiği eşinin bilmediği tarafıyla kendince bir bağ kurarak yaşıyor. Hikâyenin geçtiği yer sebebiyle biraz da mevcuttaki göçmen politikalarından sebep daha net görülen kültür farklılıklarını nefret yerine anlamaya çalışarak doldurmuş After Love. Burada konunun coğrafya, dil, din ve bundan öte kimlik üzerinden de bir yorumlaması var. Bunu çok mu yeni bir yerden yapıyor? Hayır. Ama benimsediği melodram ahlakının bir zararını görüyor muyuz? E yine hayır. Böylesi kâfi yani.

IN THE HEIGHTS

Lin-Manuel Miranda tüm dünyayı ele geçirene kadar belli ki varlığıyla bizi bunaltmaya devam edecek. İmzasını attığı projelerde oyuncu olarak yer almasını pek mantıklı bulmadığım, Hamilton’la rekordan rekora koşan ünlü müzisyenin tüm bu şan şöhret öncesi In the Heights adında bir müzikali daha mevcutmuş. Elde ettiği başarılarla birlikte tüm kapılar aralanınca, New York’un Latin mahallelerini konu almaktaki bu projesini de beyaz perdeye taşımış. Sonuç nasıl derseniz, ne yazık ki söylecek çok fazla olumlu cümlem yok. Coğrafyasından öteye gidemeyen, evrensel bir dil barındırmayan, üstelik Miranda’nın şimdiden canımızdan bezdirmiş ritimlerinin durmaksızın tekrar ettiği bir kaos gibi In the Heights. İçerisindeki karakterlerin hepsi iki boyutlu. Tiyatro sahnesinden ne kendileri çıkabilmiş, ne de hayatla ilgili dertleri. İzleyici adına yorucu bir deneyim olarak damgalamaktan da çekinmiyorum kakafonisini. Hamilton’ı izlerken hayal ettiğimiz bu değildi.

COMING 2 AMERICA

1988 yapımı ilk filmin de çok büyük bir hayranı olmadığımı dile getirerek gireyim söze. Büyük efsane Eddie Murphy tarafından inşa edilmiş mirasın önemli parçalarından biri bu yapım ve Amazon önderliğinde yeni bir macerayla seyirciye yeniden tanıtılmış gibi oldu. Usta komedyen ve Arsenio Hall’a Jermaine Fowler, Leslie Jones, Tracy Morgan gibi isimlerin eklendiği Coming 2 America’da bu sefer günün politik iklimine uygun olmak için üstün çaba sarf eden, dolayısıyla ilk yapımın dönüp baktığınızda fazlasıyla ırkçı ve seksist duran tavrından uzak durmaya gayret gösteren bir iş var. Buradan bir eleştiri getirecek değilim. Fakat samimiyetinin yerinde yeller esiyor. Sanki bambaşka bir senaryo varmış da, bunu çekersek Twitter bizi çiğ çiğ yer demişler ve korkarak her şeye çeki düzen vermişler gibi kokuyor filmin bütünü. Yazının devamında da bahsini edeceğim asrın rezaleti Cinderella ile uzaktan akraba sayılır. Neyse ki burada James Corden yok.

NOBODY

Better Call Saul setinde geçirdiği rahatsızlık sonrası hayranlarını korkutan Bob Odenkirk, bu yılın başında seyirci karşısına çıkan Nobody’de Keanu Reeves’li John Wick’i anımsatan bir karakter hayat veriyor. Hiç kimse olmaya, dikkat çekmeyip kalabalıklarda kaybolmaya ve tabir-i caizse ezilmeye alışmış gibi gözüken ana karakter kendi evinde vuku bulan bir hırsızlık olayı sonrası hayatının iplerini eline alıp, intikam yollarına baş koyuyor. Ve bilin bakalım Migros VCD sepetinden fırlamış gibi duran bu yapımın kötü adamı kimler çıkıyor? Tabii ki de Rus mafyası! Artık izleyicisi kalmamış, bütün varyasyonları tüketilmiş bir öykü türünün yorgun, bayat, tatsız bir örneği Nobody. Zekâya hakaret temsili olarak görülebilecek bu tren enkazını izlerken kaybolmuş vaktime değil, Odenkirk gibi meziyetli bir aktörün klişelerden klişe seçerek ezilenin sesi olmaya karar vermiş bu filme evet demiş olmasına üzüldüm. Ne Kim Wexler bunu hak etti, ne de biz sadık seyircileri…

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.