“Ödül Yemi” Günlüğü

“Ödül Yemi” Günlüğü

Filmleri dönemsel olarak kısa kısa yazma bahanelerimi artık biliyorsunuz, o yüzden açıklamakla vakit kaybetmeyip direkt konseptten konuşacağım. Ödül sezonu için yapıldığı her hâlinden belli, ancak çeşitli sebeplerden başarısız olmuş yapımları bir araya topladım bugün. Altısını da hem öneriyor, hem önermiyorum. Bir taraftan evet, sezon içerisinde varlık gösterebilirler. Aynı zamanda da hayır, çünkü değerli zamanınızı daha iyi şeylere harcayabilirsiniz. Ben ettim siz etmeyin temalı bir “ödül yemi” günlüğü için kolları sıvayalım bakalım. Hadi afiyetle…

THE EYES OF TAMMY FAYE

The Help ile üne kavuştuğu yıldan sonra kariyerinde serbest düşüşe geçen, rol seçmek konusundaki kabiliyetsizliği yüzünden kalp kıran Jessica Chastain, kötü bir 2021 geçiriyor denemez aslında. Televizyon için yaptığı Scenes from a Marriage’la kariyer zirvesini gördü hatta. Fakat Amerikalı evangelist, televizyon figürü ve HIV pozitiflere verdiği destekle queer bir ikona dönüşen Tammy Faye’i canlandırdığı yeni filminde mübalağalı oyununa geri dönüyor. Sıradışı makyajı ve ait olduğu komüniteye zıt tavırlarıyla, dev bir manipülasyon kültürünün esiri olmuş bir kadın bu. Paranın sıcaklığına da bir o kadar aldanmış aynı zamanda. Film de Tammy’nin adını olabildiğince temize çıkarmak ve kullanıldığını, eril şiddetin altında ezildiğini göstermeye gayret ediyor. Sadece bunları yaparken sırf ödül sezonu için üretildiği belli olan kodlara o kadar fazla itaat ediyor ki, Tammy’nin özü şaşalı varlığıyla birleştirince, Tammy Faye de suratınıza konfetiler patlatan bir palyaçoya evriliyor.

BRUISED

Hollywood’un en üzücü hikâyelerinden birine sahip Halle Berry. Oscar’da tarih yazdıktan sonra hem fırsat konusunda kıtlık, hem de beklentilerin üzerinde oluşturduğu baskıyla bir türlü sektördeki siyahların “kurtarıcısı” olmadı, ki belki olmamalıydı da zaten. Aldığı ödülden tam 20 sene sonra kamera arkasına geçip, madem öyle ben de kendi rolümü kendi yaratırım diyen Berry, geleneksel spor/boks filmlerinde alışık olduğumuz bir taslak üzerinden ilerleyen bir senaryoyla çalışmış. Yönetmen olarak imzasını atmaya gayret gösterişiyse daha çok kamera önündeki varlığı sırasında, seyirciye “samimi” bir film izlettiği algısı yaratmak üzerine. Çünkü gözden düşen dövüşçü, bağımlılık problemi, öfke hakimiyetinde sıkıntılar, ebeveyniyle kötü ilişkilerinden sebep kendi çocuğuyla olan iletişimsizliği derken teker teker bütün klişeleri ziyaret ediyor film. Bir noktada kalplere dokunduğu da olmuyor değil. Ancak bu duygu yoğunluğunu da aynı şeyleri tekrar ede ede hızlıca tüketiyor.

RESPECT

Bir enteresan yazı olmaya devam ediyor… Yakın Oscar tarihinin müzikal bir filmde tek bir şarkıyı iyi söyledi diye ödül alan seslerinden Jennifer Hudson, American Idol ve Dreamgirls sonrası kariyerinde belli bir yakınlık kurmayı da başardığı Aretha Franklin’e can verdiği bir filmle karşımızda. Pandemi sebebiyle ertelenen, Franklin’in daha yaşarken kendisini oynaması için Hudson’ı atadığı yapım da alıştığımız müzisyen biyografilerinin tıpatıp aynısı. Zaten geçtiği dönem sebebiyle türlü türlü erkek iktidarının yorduğu, suistimalin baş kahramanlardan biri hâline dönüştüğü bir geçmişte Hudson, dev sanatçı Aretha Franklin olark yolunu bulmaya çalışıyor. Ama performansı, bilhassa Aretha’nın sesini taklit etmeye çalıştığı anlarda, o kadar gösterişli ve tahammül edilemez bir yapaylığa kollarını açıyor ki bu iki buçuk saatlik yorucu yolculuğun sonunu havlu atmadan getirebilmek seyirci için zorlaşıyor. Oscar için yapıldığını bas bas bağıran bir film arıyorsanız, adresiniz belli.

THE LAST DUEL

Ridley Scott’ın aynı takvim yılına sığdırmayı başardığı iki filmden biri The Last Duel. 1300’lü yıllarda iki şövalyenin düşmanlığı bir tecavüz olayıyla sonuçlanmış ve Scott da bu korkunç trajediyi üç ana karakterinin gözünden ayrı ayrı izleterek, post #MeToo dünyamıza kendi yorumunu katıyor. Bugünü anlayabilmek için 700 yıl geriye gitmek zorunda kalan Scott’ın kurgu, oyuncu yönetimi ve senaryo konusundaki başarısızlıklarına bir kez daha nail olma şerefine eriştiğimiz yapım, “Belki de kadınlara inanmalıyız.” gibi inanılmaz problematik, tam anlamıyla eril dilin ürettiği, günaydın diye bağırasımızın geldiği bir finale ilerliyor. Scott’ın feminist hareketle yıldızını barıştırırken “Beyler, sanırım kadınlar haklılar.” çığırışıyla sanki desteğine ihtiyaç varmış gibi fikir ürettiği makamı ciddiye alan zaten yoktur diye düşünüyorum. Fakat benim şaşırdığım, sırf isminin hatırına bu korkunç senaryonun bir yatırımcı bulmuş olması. Aynı bütçeyle bambaşka fırsatlar yaratılabilecekken, Razzie’lik Ben Affleck’i izlememeliydik.

THE GUILTY

Dokunduğu her şeyi yok etmeyi seven Hollywood’tan bir imza iş daha: The Guilty. 2018 tarihli, Oscar’a da aday olmuş Danimarka yapımı filmi alıp militarist bir düzleme daha net bir şekilde nasıl oturturuz sorusunu soran Antoine Fuqua adaptasyonu için minik bir “insanlık suçu” yorumu yapmak isteyen varsa önden buyursun. Orijinaline de çok bayılmamakla birlikte, başrolde yer alan Jakob Cedergren’in kamera sürekli burnunda olduğu için daha ölçülü oynamayı akıl ederek bir şekilde ilgiyi ayakta tutmayı başardığı yapımın ardından Netflix bünyesinden seyirciyle buluşan, Jake Gyllenhaal’ın mübalağada gaza bastığı versiyon birazcık kamera şakasını andırıyor. Ve bilin bakalım altında hangi çaktırmayan cumhuriyetçinin imzası var? Tabii ki de True Detective faciasını yaratan Nic Pizzolatto’nun! Artık üniformayı yücelten, üniforma içerisinde işlenen günahların da sivillerin yaptıklarından farksız olduğunu ima eden yapımlar yasaklansın istiyorum. Çok mu şey istiyorum?

THE UNFORGIVABLE

Büyük oyuncular yapım şirketi açtığında arada iyi sonuçlara rastlasak da The Unforgivable gibileriyle de yollarımız sıklıkla kesişiyor. Sandra Bullock’un kurucusu olduğu Fortis Films’in damgasını taşıyan yapım, 2009 tarihli mini dizi Unforgiven’dan uyarlama. Bir adaptasyon olmasında tabii ki sıkıntı yok. Ancak Netflix’e gelen The Unforgivable, Sally Wainwright’ın pek de fena sayılmayacak Brit şovunu alıp virgülüne dahi dokunmadan uyarlamayı ve bunu yaparken de sahneler arasında organik bağlar oluşmasını sağlayan bütün ayrıntıları kazıyıp atmayı tercih etmiş. Uzun zamandır hikâye kurgusu anlamında bu kadar sıkıntılı, hatta düzeltilemeyecek kadar noksan sahibi bir yapım izlememiştim. Bullock da yokluğun ne olduğunu bilen halktan ana karakter olmaya fiziksel uyumsuzluğu sayesinde filmin daha açılışında ilgimizi yitirmemize sebep olacak bir oyun çıkarıyor. Gerçekten övecek tek bir şey bulmakta güçlük çekiyorum. Şey diyelim mi, en azından kötücül değil…

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.