Oscar 2013
Oscar Sohbetleri: Director Wars!
Aslında bugün SAG ve PGA sonrası Argo’nun alıp başını gitmesinden konuşalım istiyordum. Ama nasıl olsa Oscar Rehberi bölümünde her kategoriyi ayrı ayrı ele alıyoruz ve daha önümüzde Oscar’a kadar birkaç hafta daha var diye bugünü DGA’e (Amerikalı Yönetmenler Birliği) ayıralım istedim. Evet Argo fırtınalar estiriyor. Gerçi Oscar’a pek etkisi olmayan iki ödül (Altın Küre ve Critics’ Choice), ayrıca bir sürü birlikten sadece SAG ve PGA tarafından ödüllendirilmiş olması yarışın bittiği anlamına gelmiyor. Ama şöyle açıklayalım, Argo’nun Oyuncular Birliği (SAG) tarafından En İyi Toplu Performans ödülüne layık görülmesi küçümsenecek bir durum değil. En İyi Yönetmen adaylığı almadan En İyi Film seçilebilecek nadir yapımlardan biri olma yolunda emin adımlarla ilerliyor film. Lincoln’ı çoktan yerle bir etti.
DGA ise tüm meslek birlikleri içerisinde en çok önem taşıyanı. Çünkü tarihte sadece 6 kere Akademi ile farklı adreslere ödül göndermiş. İlki 1968’de olmuş. Anthony Harvey (The Lion in Winter), DGA’de galip gelirken Carol Reed (Oliver!) ise Oscar’ı almış. Ardından DGA çok değil, 4 sene sonra Akademi’nin Bob Fosse (Cabaret) tercihine rağmen Francis Ford Coppola (The Godfather) demiş. Sonrasında ise arka arkaya çok ilginç iki istatistik var. Ki bunlar Affleck’in de başına gelecekmiş gibi gözüküyor. Hem 1985’de, hem de 1995’de Oscar’a aday olmayan iki yönetmen DGA’den ödül almış. Steven Spielberg (The Color Purple) ve Ron Howard (Apollo 13) isimlerine karşılık Akademi Sydney Pollack (Out of Africa) ve Mel Gibson (Braveheart) demiş. 2000’li yıllara gelindiğinde ise DGA’in Ang Lee (Crouching Tiger, Hidden Dragon), Oscar’ın Steven Soderbergh (Traffic) tarafından alındığını görüyoruz. Son istisna ise 2002’de. DGA, Rob Marshall’a (Chicago) giderken, Oscar fatihi Roman Polanski (The Pianist) olmuş.
Geliyoruz 2012’ye. DGA’in adaylarından sadece Steven Spielberg ve Ang Lee, Akademi’nin En İyi Yönemen beşlisine girebildi. Tom Hooper, Ben Affleck ve ne yazık ki Kathryn Bigelow dışarıda kaldı. Bunu da yeni öğrendim, Akademi En İyi Film dalında olduğu gibi En İyi Yöentmen dalında da birincilik oyları sistemini kullanıyormuş. Yani büyük ihtimalle Bigelow, Hooper, hatta Affleck aday olan isimlerden çok daha fazla listede yer aldılar ama ne Haneke, ne de Zeitlin kadar ciddi fanatikleri olmadıkları için birincilik oyları sisteminden kaybettiler. Bu arada şunu da söyleyeyim, DGA ile Akademi’nin sadece 2 adayının tutuşması örneği tarihte pek yok. 1965’den beri ilk kez başımıza geliyor. DGA’in dört adayı olduğu yılları saymazsak ortak aday sayısının 3’den aşağı düştüğü hiç görülmemiş. Hatta son 10 yıla bakarsanız 2006 haricinde hep 4 ve 5 aday gibi ciddi benzerlikler var.
Bu gece sahibine kavuşacak DGA Ödülü sonrası yeniden bir tarih yazılabilir. Mesela Oscar’a aday olmayan biri kazanırsa bu tarihte üçüncü kez, Akademi doğal olarak başkasını seçeceği için farklılık açısından da tarihte yedinci kez böyle bir olayla karşılaşabiliriz. Ya da Ang Lee burada ödül alarak, DGA’den 3 kez film dallarında ödül alan tek yönetmen Steven Spielberg’e katılabilir. Tabii Steven Spielberg de rekor kırıp ödül sayısını 3’den 4’e çıkarabilir. Kathryn Bigelow ve Tom Hooper ise oldukça az olan film kategorisinde 2 DGA ödülü almış yönetmenler grubuna katılabilir. Hooper’ın ödülü alması durumunda Joseph L. Mankiewicz ve Francis Ford Coppola gibi iki sene arayla seçilen ender isimlerden biri olacağını da ekleyeyim.
Yarın sabaha kadar DGA’de neler olup bittiğini öğrenemeyeceğiz. Ama sabaha kadar kafayı yiyeceğimize DGA’in film dalındaki beş adayı ayrı ayrı konuşup kafa dağıtabiliriz. Hepsinin filmlerindeki başarılarını az çok özetlemeye çalıştım. Tüm negatif mevzuları olabildiğince bir kenara atmaya çalıştım. Umuyorum hoşunuza gider. Hem birazcık tahmin de yaparız, olmaz mı?
BEN AFFLECK
Argo bu yılın en çok tartışılan filmlerinden biri oldu. Sezon başlamadan evvel herkesin favorisiydi aslında. Büyük beklentilerimiz vardı filmden. Çünkü eleştirmenler En İyi Film ödülünü kazanacağına çok inanıyordu. Lincoln ve Zero Dark Thirty’nin seyirci karşısına çıkmasıyla Argo’nun yeri epey sarsıldı. Yalnız Akademi’nin Affleck’i aday etmemesinin kendisine çok yaradığı kesin. Hep söylüyorum, Ben Affleck sempatik bir adam. Kadın, erkek, sektörde yer alan her insanın kalbini çalıyor. Yaptığı röpörtajları, yer aldığı programları izlerseniz fazlasıyla alçak gönüllü, oyuncularının kölesi olmaya razı bir yönetmen görebilirsiniz. Çok parlak bir yönetmen olduğu söylenemez aslında. Bir David Fincher ya da Darren Aronofsky gibi ilk işleriyle herkesi allak bullak etmedi. Yalnız hem Gone Baby Gone, hem de The Town hep eli yüzü düzgün işlerdi. Bir şekilde sene sonu listelerinde yer almayı başardılar. Oyuncularını Oscar adaylığından hiç mahrum bırakmadı Affleck. Önce Amy Ryan, sonra Jeremy Renner, şimdi de Alan Arkin. Yarışın kuklası da olmadı. Altın Küre’ye Tony Mendez’i getirmek gibi başarısız bir girişim dışında kötü ya da çiğ bir kampanyaya rastlamadık.
Ben Affleck, Argo’da yaşanmış bir hikayeyi hayal gücü oldukça geniş olan bir adamın arkasına yerleştirip, Hollywood’un da belirli yollardan gururunu okşayarak 70’li yılların beyazperde ruhunu yakaladı. Chris Terrio’nun münzevi ana karakterini tarifi mümkün olmayan bir kahraman haline çevirerek bugüne kadar teknik anlamda en doğru işine imza attı. Böylesine inanılması güç, hatta hayali olduğu düşünülebilecek bir hikayeyi doğru ritm ve harika bir kurguyla yılın önemli gerilimlerinden biri haline dönüştürdü. Seyirciyi bu serüvenin içerisine katarken de belki finale doğru bir masal yazdı ama kahramanlaştırılan Hollywood’u izlerken bir an olsun suçluluk duygusu hissettirmedi bizlere. Şimdilik favori Affleck gibi duruyor sırf ardı ardına büyük ödüller aldı diye. Ben de Akademi’ye bir tepki olarak tüm sezonu silip süpüreceğini düşünüyorum da yanılıyor olabilirim.
KATHRYN BIGELOW
Zero Dark Thirty’nin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir herhalde. The Hurt Locker’ın yıllar önce aldığı En İyi Film ödülünün çoğu kindar izleyicide açtığı yaralar hala kapanmadı. Bigelow’u militaristlikle suçlamak gibi garip yerlere kadar gitti hatta bu nefret. Ben hala hangi açıdan bakarsam bakayım, The Hurt Locker’daki milliyetçi tavrı yakalayamıyorum. Zero Dark Thirty’yi de ne kadar sevdiğimi çok iyi biliyorsunuz. Ama bu konuda ne tepkiler aldığımdan haberdar değilsinizdir büyük ihtimalle. Mesela bir okuyucum filme destek verdiğim için bana Twitter’dan tepkili bir mesaj attı. Bir diğer ZD30’yi beğenmemi sinemadan anlamamama bağladı. Amerika’yı kahramanlaştırmak için kılını kıpırdatmayan, istediğini anında elde edebilecekken ilk iki saat boyunca belgesel-vari bir tavır bürünün ZD30’yi CIA’e peşkeş seçmekle suçlayıp, yine beğendiğim için beni orada burada ipe götürenleri hiç saymıyorum. Garip bir Bigelow nefreti var kısacası. Peki fikirlerini değiştirmek için çaba sarf etmeye gerek var mı? Elbette hayır. Bigelow sezon boyunca eleştirmenlerden pek çok ödül topladı zaten. Argo ile beraber bu sezonun tek galibi aslında.
Gelelim Bigelow’un filmdeki şahsi başarısına… The Hurt Locker’daki çıtayı iyice yukarıya çeken başarılı yönetmen, bu sefer dakik bir zamanlama ve bir film üretmenin her aşamasında kusursuzluğa oynayan işçiliğiyle sezonun unutulmaz işlerinden birine imza attı. Zero Dark Thirty, kurgusal yapımlarda da doğru gazetecilik yapılabileceğinin somut bir örneği. Bigelow iki buçuk saatlik uzun süresi boyunca seyircide beklentiyi öyle yükseğe çekiyor ki filmin sonunda tıpkı ana karakter gibi önümüzü göremiyoruz, sonraki hamlemizi kestiremiyoruz. Filmin son yarım saatindeki gerçekçi operasyon sahnesi, 2012’nin en unutulmaz, en hayranlık uyandırıcı, en kusursuz sahnesi hiç kuşkusuz. Belki izleyiciyi tatmin etmek için bir an olsun uğraşmıyor, ya da filmin amacı haline dönüşen Usame bin Ladin’i oradan oraya savurup sıradan bir aksiyon olma çabasına girmiyor ama Bigelow sonunu bildiğiniz bir hikayeyi gücü kelimelerle ifade edilemeyecek bir biçimde anlatıyor. Keşke kazansa. Bir mucize olmasını gerçekten çok isterdim. Lakin Zero Dark Thirty karşıtı kampanyalar filme çok zarar verdi. DGA’in böyle bir atılım yapacağına inanmıyorum.
TOM HOOPER
Les Miserables, bu yılın en çok fikir ayrılığına sahne olan filmi. Müzikal sevenlerin büyük bir çoğunluğu Les Miz’den çok memnun. Daha evvel sahnede izleyenlerin de şikayet ettiğine rastlamadım. Yalnız romanı seven, müzikalden bihaber izleyici ve normal diyalogların bile şarkı halinde olduğu şeylere tahammül etmekte zorlanan kesim Les Miz’den pek memnun değil. Hooper’ın filmi Altın Küre’den zaferle döndü. Yalnız alamadığı En İyi Yönetmen adaylığı Bigelow ya da Affleck kadar konuşulmadı. Adaylar açıklanmadan önce ödülü alabileceğini düşünüyorduk. Hatta ben bile bu konuda epey inançlıydım. Sonuçta Hooper’ın DGA’den, hele ki filmdeki seçimleri oldukça tartışılırken adaylık alması yabana atılacak bir şey değil. Dünya tersine dönmediği müddetçe de bu beşli arasında ödüle en uzak olan isim Hooper zaten. Ben yine de üzerine düşündükçe, bu kadar çok eleştirilmiş birisinin kendi meslektaşları tarafından yılın ilk beşine koyulmasının olağanüstü bir durum olduğu inancındayım. Ve tabii mutluyum burada olmasından.
Tom Hooper bu yılın en epik, en duygulu, en de riskli işini koymuş ortaya aslında. 3 saati bulan süresi boyunca karakterlerinin bir an olsun normal insan gibi konuşmadığı bir müzikali sanıyorum her aklı başında yönetmen uyarlamak istemez. Bir kere sırf bu sebeple Hooper’ı ayakta alkışlamak şart. Ama buna ek olarak monoton olabilecek bir hikaye akışını, oyuncularının performanslarından yüzde yüz verim alabileceği kamera açıları ve yakın çekimlerle desteklemesi Les Miserables’ı yukarıya taşıyor. Oyuncularına şarkıları sette canlı söyletmesinin çoğu zaman dans numaraları sebebiyle duygu kısmını atlayan pek çok müzikalden farkı olmasını sağlıyor. Kitabın değil, asıl müzikalin çok iyi ve neredeyse eksiksiz bir uyarlaması Les Miz. Tarifi mümkün olmayan bir şölene davet ediyor kısacası Tom Hooper sizleri. Bunu da çoğu zaman teknik harikaları bir kenara atıp, en insani yanınıza hitap ederek yapıyor.
ANG LEE
Life of Pi’ın dünya üzerinde en çok beğenildiği ülke araştırılsa büyük ihtimalle Türkiye’deki kadar bağra basıldığı başka bir yere rastlayamazsınız. En İyi Film dalında beş aday olsaydı kendine yer bulamazdı diye uğraşıp durduğumuz filmin Lincoln’dan sonra en çok adaylık alan, hatta çoğu favorinin aksine En İyi Yönetmen dalına sızabilen tek yapım olması şaşılacak şey. Kendi eleştirimde Life of Pi’ın bir yönetmen filmi olmadığını düşündüğümden bahsetmiştim. Zaten teknik anlamda donanımlı işlere karşı hep bir önyargım oluyor bu konuda. Life of Pi beğenenlerin de Ang Lee’den çok ya filmin görselliğine, ya da alt metinlerin iştah açıcı kalabalığına kapıldığını gözlemledim. Yalnız benim desteklemiyor oluşum Lee’nin yarışın dışında olduğu anlamına gelmiyor. Bence sürpriz yapma potansiyeli çok yüksek. Hatta Lincoln’dan yeteri kadar etkilenmediğini düşündüğümüz Akademi üyelerinin En İyi Yönetmen dalındaki seçimi bile olabilir kendisi.
Peki beş aday içerisinde pozitif cümleleri kurmakta en zorlandığım (halbuki Brokeback Mountain’a aşığım) Ang Lee için neler söyleyebiliriz? Her daim lirik bir anlatım tarzı olan Ang Lee’nin hikayenin ve arkasındaki teknik ekibin kendisine sunduğu nimetlerden bu kadar iyi yararlanabildiği pek işi olmadı açıkçası. Life of Pi sinemada devrim niteliği taşıyan 3D kullanımı ve aklınızın sınırlarını zorlayacak CGI çalışmasıyla gözünüze hitap ederken, hayatın basit bir anolojisini çıkarıyor aslında. Evet, belki Ang Lee karakteristik imzalar atmıyor filminin dört bir köşesine ama uyarlanması “çok güç” değil, neredeyse “imkansız” olan bir hikayeyi artistik ifade gücüyle ete kemiğe büründürüyor. Eminim pek çoğunuzun da bu daldaki favorisi Ang Lee. Life of Pi’ın aldığı pozitif tepkinin farkındayım.
STEVEN SPIELBERG
Lincoln bu yılın ezberbozan işi. Neden mi? Çünkü sezonun başından beri Lincoln’ın ödülü alıp duracağını konuşuyoruz ve hala cebinde tek bir büyük ödül yok! Daniel Day-Lewis haricinde Spielberg her yerden eli boş dönüyor. Buna rağmen Lincoln’ın Oscar gecesi En İyi Film seçileceği konusunda da ciddi bir ısrar var. Mümkün mü? Evet. Çünkü bu birincilik oyları sistemi en çok oy alan filmi ister istemez öne çıkarıyor. Ama şu an alacağını iddia etmek için elimizde kesin bir şey yok. Argo’ya elleriyle verdiği her ödül Lincoln’ı bir adım daha geriye düşürüyor. Tabii bir de filmin hep daha önce Oscar almış isimlerle bezenmesi durumu var. Spielberg sektörde çok sevilen bir yönetmen. Peki üçüncü Oscar’ını, dördüncü DGA Ödülü’nü almaya layık görülecek kadar çok seviliyor mu? İşte bunu hep beraber göreceğiz. DGA’i bence alması mümkün. Affleck’in rüzgarını umursamamış olabilir yönetmenler. Ve ne yalan söyleyeyim, Steven Spielberg’ün hayranı olmamama rağmen ben de bu ödülü Affleck’e oranla daha çok hak ettiğini düşünüyorum. Peki hangisinin kazandığı umrumda mı? Hayır. Özellikle Akademi’nin ilk beşinde doğru düzgün bir favorim bile yokken nasıl umursayabilirim?
Steven Spielberg’ün Lincoln’ı ilk bakışta basit bir Oscar yemi gibi gözükse de Spielberg’ün yıllar sonra kamerasındaki örümcek ağlarını temizlediği, kirini pasını sildiği işi. Lincoln tarihi bir ders her şeyden önce. Amerika Birleşik Devletleri tarihinin en önemli başkanının hikayesini sırtlanabilecek bir yönetmenin ellerinde de son yılların en mühim filmlerinden biri haline dönüşmüş. Olağanüstü bir ekiple çalışan Spielberg, sanılanın aksine biyografi değil politik bir dramayla karşımızda. Tony Kushner’ın hayranlık uyandıran kalemiyle can bulan Lincoln’da Tom Hooper gibi Steven Spielberg de oyuncularına öyle ölçülü bir alan bırakmış ki film pek çok teknik başarısının üzerine akıl almaz performanslarını da ekleyince iyice şaha kalkıyor. Tarihin gözlerinizin önünde tekrar yaşandığı hissiyatını bırakması da cabası.
***
Benim DGA tahminim Ben Affleck’in kazanacağı yönünde olsa da Steven Spielberg’ün yılın ilk önemli ödülünü buradan alabileceğini düşünmekteyim. Eğer Spielberg, burada da hızını kesemezse Affleck’in sıkıcı bir yarış bizleri bekliyor olacak. Ayrıca olası bir Ang Lee sürprizi için de gözlerinizi dört açın. En az Spielberg kadar sevilen bir isim Ang Lee. Life of Pi’ın tüm meslek gruplarından alınan adaylık sayılarında ikinci geldiğini de ekleyeyim.
Peki ya siz ne düşünüyorsunuz? DGA’in (Amerikalı Yönetmenler Birliği) ödülünü kim kazanabilir?
aserat54
2 Şubat 2013 at 14:48
Sıralamam;
1-) Ben Affleck
2-) Steven Spielberg
3-) Ang Lee
4-) Tom Hooper
5-) Kathryn Bigelow (Herkesin aksine, ben Bigelow’dan nefret etmiyorum. Sizin de dediğiniz gibi ZD30 karşıtı kampanyalar sebebiyle arkalara düşüyor sadece…)
Thiriot
2 Şubat 2013 at 15:45
Yazi cerezlik olmus valla,super.Benim tahminim Affleck yonunde ancak istegim tabi ki Ang Lee.Spielberg bu dunya icin fazlasiyla gereksiz bir insan.Hooper yada Bigelow da alirsa uzulmem.
özgür
2 Şubat 2013 at 16:54
Affleck dışında kim olursa kabulüm:) Argo gibi olağanüstü olmayan bir iş tüm önemli ödülleri aldığından sanki yılın en iyisiymiş gibi algılanmasına tahammül edemiyorum. Normalde Affleck’i Steven Spielberg’de çok çok daha seviyorum ama bu, Lincoln’ün Argodan daha iyiolduğu gerçeğini değiştirmiyor. İlk favorim Lee olsa da ikincisi Spielberd. Hooper ise asıl bu yıl Aday olmalıydı Oscar’a The King’s Speech ile değil. Neyse umarım Affleck almaz ama %70 yine o alır.
Sinedebiyat
2 Şubat 2013 at 18:20
Ang Lee DGA’yı alamayacak olsa bile Oscar’ı alacaktır. Fakat her ikisinde de favori görüyorum kendisini.
Oğuz Kaygalak
2 Şubat 2013 at 18:51
5 aday içerisinde bu ödüle ang lee ulaşsın isterim. sırf o dünyayı yarattığı için bu ödülü almalı. fakat görünen o ki ya ben affleck ya da steven spielberg ödülü alacak.
nedense bugünlerde aklıma 2002 senesi oscarları geliyor. oldukça güzel bir film olması gerçeği bir yana o senede bir kariyer ödüllendirmesi yapılmıştı.(roman polanski-the pianist) şimdi adayları düşünelim akademide. spielberge 3. oscar vermezler. benh zeitlin ve david o russell adaylıkla ödüllendirildi fazlası. ang lee keşke olsa fakat oscarı var. yani özetle michael haneke geliyor sessiz ve derinden…