Tembelin Günlüğü

Tembelin Günlüğü

Genelde yılın ilk yarısında gösterime girmesine rağmen benim sinemada izlemediğim (daha doğrusu izlemeye zahmet ettiğim) filmleri bir araya topladığım Tembelin Günlüğü köşesine devam ediyoruz. Biraz da internet üzerinden ulaşılabilen her filmle ilgili birkaç satır bulabilmenizi istediğimden dolayı yazıyorum bu yazıları. Bu haftanın konukları Darren Aronofsky’nin The Fountain’dan sonraki ikinci felaketi Noah, Nick Hornby’nin kötü romanının kötü uyarlaması A Long Way Down, devam filmleri Captain America: The Winter Soldier ile Muppets Most Wanted ve bildiğimiz masallara yeni bakış açıları getiren Maleficent ile Beauty and the Beast’i konuşacağız. Buyursunlar bakalım…

Söze The First Avenger isimli ilk filmiyle, en azından bende, büyük hayal kırıklığı yaratan Captain America serisinin devamı niteliğindeki The Winter Soldier ile girelim. Bu yıl gişe filmlerinin ciddi anlamda yükselişe geçip sadece görsel efektle göz boyama amacını aşması ve senaryoya da önem vermesi sebebiyle çok güzel örnekler izledik. İşte Captain America: The Winter Soldier da bunlardan biri. Daha evvel Fantastic Four ile sükse yapmaya çalışan, ama tam anlamıyla başarıya ulaşamayan Chris Evans, bir kez daha Amerikan bayrağının renklerinden oluşan kostümüyle karşımıza çıkıyor. Diğer Marvel kahramanlarına göre nispeten daha farklı bir hikayesi olan karakterimiz modern dünyaya ayak uydurmaya çalışırken geçmişten gelen bir hesabı kapatmak zorunda kalıyor. Klasikleşmiş ajan hikayelerinin tüm elementlerini içinde barındıran yapım, sırtını salt aksiyona dayanamadığı gibi her hareketine bir açıklama eklemiş. Ki bu da The Winter Soldier’ı, The First Avenger’dan birkaç adım ileriye taşıyor. Kadroda Evans haricinde ilk filmde de yer alan Samuel L. Jackson, Sebastian Stan ve Cobie Smulders var. Ama The Avengers projesinden sonra bir kez daha Black Widow’u canlandıran Scarlett Johansson’ın filmin asıl hazinesi olduğunu söyleyebilirim. Son 30 yıldır aynı perukla oradan oraya koşuşturan Robert Redford burada da bizleri kötü oyunculuğundan mahrum bırakmamış. Filmin tek kusuru kendisi olduğu için görmezden gelinebiliyor neyse ki. [B]

Requiem for a Dream, Black Swan ve The Wrestler gibi üç başyapıtı 21. yüzyılın ilk 10 senesine sığdırmayı başaran Darren Aronofsky, bugüne kadar The Fountain haricinde pek hayal kırıklığı yaratmamıştı. Hatta öyle ki, The Fountain’ın bile hatırı sayılır bir hayran kitlesi mevcut. Fakat İncil’deki Nuh hikayesini harfiyen anlatmayı tercih eden Noah isimli yeni filmi, Aronofsky’nin kariyerindeki unutmak istediğimiz bir yara olarak yerini şimdiden almış durumda. Bugüne kadar türlü uyarlamalarına şahit olduğumuz “Nuh’un Gemisi” efsanesinin (?) en saf yorumu aslında Noah. İnsanoğlunun iyiliklerle dolu Tanrı’nın yolundan sapmasının üzerine Nuh Peygamber, yeryüzündeki hayatı sıfırlayacak büyük tufan öncesi bir gemi inşa etmeye başlıyor ve bu gemiye de aldığı ilahi emirle evrendeki her canlı türünden bir çift alıyor. Ailesini de büyük felaket öncesi koruma altına almaya çalışan Nuh, daha sonra hem ruhen, hem de bedenen dahil olduğu yolculukta kendini daha acımasız gerçeklerle yüzleşirken buluyor. Aslında bugüne kadar bilmediğimiz pek çok detayı gözümüze sokması açısından değerli sayılabilir Noah. Fakat Aronofsky filmin o mistik, maneviyat takıntılı hallerine saplanıp kaldığı için izlemesi zor, bir türlü işlemeyen, ağır aksak bir yapım çıkarmış ortaya. Öyle ki bir noktadan sonra Nuh’un gururu bile izleyicinin gözünü kör ediyor. Russell Crowe ve Jennifer Connelly’nin kötü performanslarının da seyri kolaylaştırdığını söyleyemem. Beni tek sevindiren şey Emma Watson ve Logan Lerman’ın varlığı oldu. Ama onlara da doyamadık zaten. [C-]

An Education, About a Boy ve High Fidelity sebebiyle kendisine zaafım olsa da Nick Hornby’nin çağımızın en iyi yazarlarından biri olduğunu düşünmüyorum. Ama evet, bugüne kadar her kitabını zevkle okudum ve kitaplarından uyaralanan filmleri de büyük bir merakla bekledim. A Long Way Down‘ı da sanıyorum bundan 2 sene evvel Hornby kitaplarına fena halde sardığım bir dönemde denk gelmiştim. Hazmı oldukça kolay olduğu için hemcecik bitirmiş ve sonrasında film haklarının Johnny Depp tarafından alındığını öğrenmiştim. Artık ne oldu bilmiyorum, roman kendini Pascal Chaumeil’ın kucağında bulmuş. A Long Way Down, Noel gecesi New York’un yüksek binalarından birinin tepesine intihar etmek için çıkan dört farklı insanı buluşturuyor. Kitapta da olduğu gibi filmde de her kahramanın gözünden dünyaya bakma ve olanı biteni anlama şerefine nail oluyoruz. Fakat ne yazık ki kağıt üzerinde oldukça güzel duran bu fikir, filmde kurgunun aksamasına ve dolayısıyla da karakterlerin sırf ilgi için amaçsızca hayatlarına kıymak isteyen insanlara dönüşmesine sebep oluyor. Imogen Poots ve Toni Collette nispeten daha kabul edilebilir bir iş çıkarıyorlar. Pierce Brosnan her zamanki üslubundan vazgeçmiyor. Aaron Paul ise Breaking Bad’deki başarısının bir tesadüf olduğunu kanıtlarcasına berbat oyunculuğuyla tüm dikkatinizi dağıtıyor. Belki Hornby imzası taşımasa bu puanı bile layık görmeyebilirdim. Ama neyse ki aklımda yer edinen Londra manzarası her şeyi unutmama yardımcı oluyor. [C-]

Cnbc-e’de yayınlandığı dönemde bile izlemeye tahammül edemediğim Muppets, 2011’de Jason Segel ve Amy Adams’ın yer aldığı başarılı bir beyazperde macerasıyla genel olarak olumlu tepkiler almıştı. Oscar’dan da En İyi Özgün Şarkı ödülüyle dönen ekip her başarılı franchise’da olduğu gibi bir devam filmi çekmeye karar verdi ve yine ünlü yüzlerin oldukça absürd karaktere can verdiği bir filme, Muppets Most Wanted‘a imza atıldı. Açıkçası bir Muppets hikayesi üzerine ne kadar yorum yapılabilir bilmiyorum. Kermit ile Miss Piggy’nin tutmayan kimyasına, hep son dakikada çıkan aksiliklere, bateri sololarına, huysuz yaşlı seyirciye ve bunun gibi daha evvel de aşina olduğumuz klasik formüllerine başvuruyor ne de olsa. Yalnız Muppets Most Wanted’ın bir önceki filmden en büyük eksiği, klişelerle dalga geçerken bizzat başka klişelere başvuruyor olması. Kadroda yer alan Ricky Gervais, Ty Burrell, Tina Fey, Hugh Bonneville, Celine Dion, Zach Galifianakis, Salma Hayek, Tom Hiddleston, Josh Groban, Lady Gaga, Toby Jones, Frank Langella, Ray Liotta, James McAvoy, Saoirse Ronan, Stanley Tucci, Christoph Waltz gibi tanıdık yüzler olmasa sonuna kadar tahammül edebilir miydim ona bile emin değilim. Hatırlarsanız 2011’de yarattıkları gürültü sayesinde Oscar’ı sunmaları bile konuşuluyordu sosyal medyada. Ama bu filmden sonra o ihtimaller biraz zor… [C-]

Fragmanını gördüğüm ilk günden bu yana merakla beklediğim Maleficent‘ı ne yazık ki sinemalarda yakalamayı başaramamıştım. Ama neyse ki yılın ilk yarısında gösterime giren Disney filmi pek kullanışlı olan mecralara çok geçmeden düştü. Uyuyan Güzel hikayesinde Kral’ın kızına kara büyüyü yapan kötü perinin, filme adını veren kalbi kırık Maleficent’ın öyküsü anlatılıyor bu Disney yapımında. “Spoiler” vererek keyfinizi bozmak istemediğim için sadece Maleficent’ın yaptıklarını meşrulaştıran, onunla empati kurmanızı sağlamaya gayret eden ve sonunda duyduğu pişmanlığın da altını çizen bir film olduğunu söyleyeceğim sadece. Esasında masalın daha evvel hiç dinlemediğim bir kısmını anlattığı için ilgi çektiğini söyleyebilirim. Fakat pek başarılı bir uygulamaya sahip değil ne yazık ki Maleficent. Giriş bölümü yarım saatten fazla sürdüğü için ilk olarak konsantrasyonunuzu flashbacklerde kaybediyorsunuz. Ardından Maleficent ile Aurora (nam-ı diğer Uyuyan Güzel) arasındaki ilişkinin temellerini atarken zorlanıp, alelacele bir şeylerle zaman geçiştiriyor. Bu da yetmezmiş gibi deliye dönmüş Kral’ı devreye sokarak filmin tüm masalsı yanını köreltiyor. Angelina Jolie’nin karizması sayesinde bir şekilde seyirciyi meşgul etse de bana yer yer Mirror Mirro’ı hatırlattı film. Muhteşem bir sanat tasarımı, olağanüstü kostümler; fakat ciddi anlamda vasat bir tekst. Filmin en güzel yanı ise insanın aklını başından alan yeteneklere sahip olduğunu düşündüğüm Elle Fanning’in varlığı. Umuyorum ilerleyen yıllarda doğru projelerde yer almayı başarıp ödüllerin radarına takılmayı da başarır. [C]

Tıpkı Hollywood gibi son dönemde her çiçekten bal almaya çalışan Fransız sineması seyri keyif veren klasikleri ağır depresyonlara gark ettiği filmlerden bir diğeriyle karşımızda. La belle et la bete, En İyi Film Oscar’ına aday olmuş animasyon Beauty and the Beast’de de izlediğimiz masalın yeni bir versiyonunu anlatıyor. Bu hikayeyi daha evvel bir yerlerde dinlemeyen ya da izlemeyen kalmadığı için konuya girmeyeceğim. O yüzden dilerseniz direkt 2014 yapımı Beauty and the Beast’in ne kadar berbat olduğunu konuşalım. Bir kere filmin tutukluğu daha kendini ilk sahneden hissettiriyor. Büyük setler ve göz alıcı kostümlerle dikkatinizi dağıtmaya çalışırken o kadar özensiz bir öyküye imza atılıyor ki her şeyden evvel senaryoya önem veren Fransızlar’ın bu filmde imzası olduğuna inanmak istemiyorsunuz. Şimdilik ülkesinin en büyük yıldızı sayılabilecek Lea Seydoux bile bu tren enkazını kurtarmaya yetmiyor ve daha ikinci yarıya gelmeden seyircisini filmden bıktırmayı başarıyor. Beklenmedik aşk hikayesi, Beauty and the Beast’in en büyük parçası olmasına rağmen kamera arkasındaki Christophe Gans bunu bile inandırıcı kılmayı başaramıyor. Yılın hiç şüphesiz ki en kötülerinden biri La belle et la bete. [D]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.