Tembelin Günlüğü

Tembelin Günlüğü

En son Filmekimi’ndeki artıklardan arınmak için kullandığım Tembelin Günlükleri’nde bugün pek sevemediğim birkaç yapımı bir araya toparladım. Çoğu da büyük ihtimalle kimsenin “watchlist”ine uğramayacak filmler. Melissa McCarthy ve Susan Sarandon’lı kadrosuyla dikkat çeken Tammy, Cameron Diaz ile Jason Segel’ı bir kez daha bir araya getiren Sex Tape, Emma Thompson’ın harcandığı The Love Punch, kötü bir komedi Premature, Terry Gilliam’ın hayalgücünün son ürünü The Zero Theorem ve seyircisini manipüle etmeye programlanmış Decoding Annie Parker’ı konuşacağız. Hemen başlayalım.

Gilmore Girls’den yıllar sonra Bridesmaids ile aradığı şöhrete kavuşan Melissa McCarthy, hem Chuck Lorre komedisi Mike & Molly hem de gişedeki başarılarıyla televizyon ve sinema dünyasının aranan yüzlerinden birine dönüştü. Neredeyse her yıl iki komediyle karşımıza çıkan başarılı aktris, bu sefer eşi Ben Falcone’nin kamera arkasına geçtiği Tammy için daha önce izlediğimiz rollerine benzeyen bir kadını canlandırmış. Hatta The Identity Thief’deki karakterinin aynısı bile diyebiliriz. Bir komedi filmi algısı oluşturmasına rağmen bol bol gözlerinizi yaşlandıran ve oldukça dramatik sahneler barındıran Tammy’nin kadrosu tam bir yıldızlar geçidi. McCarthy haricinde deneyimli aktris Susan Sarandon, sevmelere doyamadığımız Kathy Bates, televizyon izleyicisinin aşina olduğu Mark Duplass, bir başka yaşayan efsane Allison Janney, kötü filmlerde sıradan babaları oynamaya başlayan Dan Aykroyd, Veep’de harikalar yaratan karakter oyuncusu Gary Cole ve daha sayamadığım bir sürü isim. McCarthy kadar başarılı gördüğüm Sarah Baker’ın da ufak bir rolü olduğunu ekleyeyim. Yalnız tüm bu prestijli isimlere rağmen filmin hikayesi o kadar baştan savma ki bir noktadan sonra draması bile yapay geliyor. Gerçi benim gibi Melissa McCarthy severlerin bundan etkileneceğini pek zannetmiyorum. [C-]

Uzun zamandır hakikatli bir kötü film izlememiştim. Neyse ki Sex Tape bu boşluğu doldurdu. Hormonları fazla gelmiş herhangi bir lise öğrencisinin dahi yazabileceği inanılmaz uyduruk bir senaryoyla karşımıza çıkan bu komedi, yılın en büyük tren enkazlarından. Neresinden tutarsınız tutun elinizde kalıyor. Hadi diyelim manasız bel altı esprileri sindirdik, Jason Segel ve Cameron Diaz’ın gerçekten bir çift olduğuna inandık, böyle bir konseptten iki saatlik film çıkarabileceğinize sizi kim inandırdı? Daha evvel Bad Teacher’da da birlikte izlediğimiz iki oyuncu, yina aynı yönetmenle çalışmış. Cameron Diaz’ın çok çok iyi bir aktris olduğunu düşünmesem de doğru seçimler yaptığı bir dönemde oldukça düzgün performanslarıyla karşılaşmıştık. Jason Segel’ın ise çağımızın en önemli komedi aktörlerinden biri olduğunu düşünmeme rağmen burada biraz hayal kırıklığına uğradım. Bakışları bile bu filmde olmak istemediğini söylüyor sanki. Filmin tek komik yanı sonda gösterilen meşhur videoydu. Onun haricinde hakikaten izlemeyi geçtim yazmaya dahi değer bir şey yok. 2014’ün vakit kaybı olarak nitelendirilebilecek işlerinden. [F]

Emma Thompson’ın kendi jenerasyonundaki en iyi aktrislerden biri olduğunu düşünüyorum. Öyle ki Love Actually gibi daha ticari kaygısı ağır basan bir yapımda bile unutulmaz birkaç sahneye imza atmış ve hepimizin kalbini çalmıştı. Lakin sektörde Thompson’ın yaşında olup da çalışmaya aynı tempoda ve aynı kalitede işlerde devam edebilen sadece birkaç isim var. O yüzden diğerlerine böyle saçma sapan senaryolar kalıyor. Last Chance Harvey’de birlikte çalıştığı Joel Hopkins için kamera karşısına geçmiş Thompson. The Love Punch, daha evvel sayısız örneğini gördüğümüz “Boşanmış çiftin belli sebeplerden hala evliymiş taklidi yapması” klişesiyle seyircisinin adeta gırtlağına yapışan ve nefesiniz kesilene kadar boğan bir film. Yıllar yılı beyazperdenin mimiksizliği sebebiyle en berbat oyuncuları arasında yer almayı başarmış Pierce Brosnan da bu rezalette başrollerden birini kapmış. İşin komiği yardımcı oyuncular arasında Timothy Spall ve Celia Imrie gibi deneyimli isimler de mevcut. Hayır para kazanabilecekleri bir film de değil. Neden? Neden? NEDEN? [D]

Premature‘ın varlığından haberi olanlar bu filmi neden izlediğimi merak ediyordur. Emin olun, cevabını ben de bilmiyorum. American Pie ekolünden gelen sayısız trash filmin son örneği Premature. Hala bakir olan bir üniversite öğrencisinin her boşalışından (şaka değil) sonra hayatının tekrar aynı noktaya döndüğü bir loop içerisinde geçiyor. Yani Groundhog Day’in bol spermli, bol mastürbasyonlu ve bol testosteronlu versiyonu. Sanılmasın ki bu berbat fikir için sadece tanınmadık oyuncular bir araya geldi. Aksine kadroda pek çok parlak genç isim bulunmakta. The Killing’den sonra şimdi de How to Get Away with Murder’da kariyerine başarılı bir şekilde devam eden Katie Findlay ve Richard Ayoade’in çok beğendiğimiz ilk filmi Submarine’de başrol olarak karşımıza çıkan Craig Roberts akla ilk gelenler. Yalnız başroldeki John Karna’ya pek aşina değiliz. Kendisi önümüzdeki sezon başlayacak olan Scream’in dizisinde karşımıza çıkacak. Birkaç komik sahnesi ve finale doğru sıradan bir büyüme hikayesine dönüşmesi dışında pek bir esprisi yok. Tek merak ettiğim böyle bir fikre kimin para yatırdığı. [C-]

Monthy Python ekibinin bir parçası olan Terry Gilliam son dönemde yönetmenlik kariyerinde öyle bir yöne saptı ki artık durmadan sınırsız hayal gücünün parçalarını koyuyor önümüze. The Zero Theorem de bunlardan biri. İki Oscar ödüllü oyuncu Christoph Waltz ile bir araya gelen Gilliam bu sefer teknolojiye bolca savurup bizi ne kadar yalnızlaştırdığını dolaylı yollardan anlatmaya çalışmış. Aslında çok da kötü bir şey çıkmamış ortaya. Ama film abartılı prodüksiyon tasarımının ve göze sokulmak istenen oyunculuklarının altında ezilerek bir karmaşaya dönüşüp ikinci yarısında da tekrara başlıyor. Kadrodaki en başarılı (ve en eğlenceli) isim kesinlikle Tilda Swinton. Bu yıl neredeyse yer aldığı her filmde tanınmayacak haldeydi Swinton ve hepsinde de unutulmayacak işler çıkarmış. The Zero Theorem’de en çok beğendiğim şey ise Londra tasviri oldu. Gilliam’ın filminin büyük bir çoğunluğu iç mekanda geçse de Christoph Waltz’un karakteri sokağa adımını attığı andan itibaren muhteşem bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Tüm sıradışılığına rağmen inandırıcı bir şehir yarattıkları kesin. [C]

Muhtemelen iyi bir yönetmen ve senaristle buluşsa bu sene Oscar’a oynayabilecek kadar önemli bir içeriğe sahip Decoding Annie Parker. Kanser araştırmalarında hatırı sayılır bir yol kat eden Mary-Claire King ve King’in araştırmalarının canlı bir kanıtı olarak nitelendirilebilecek Annie Parker’ın öyküsünü anlatıyor. Bolca gözyaşı, bolca trajedi ve bolca kayıp var Decoding Annie Paker’da. Gözünüzü kırptığınız anda sanki yerli dizi izliyormuşsunuz gibi birkaç önemli olay kaçırıyorsunuz. Bu yoğunluğa karşılık tüm oyuncular da abartısızlıklarıyla filmi beslemeye çalışmış, ama olmuş mu? Hayır. Samantha Morton ve Rashida Jones öne çıksa da Aaron Paul’ün yeteneksizliğiyle buluşan kötü peruğu sürekli dikkat dağıtıyor. Helen Hunt’ın karakteri film için en önemli şeylerden biri olmasına rağmen hunharca kullanılıp kenara atılıyor. Bir de etkileyici olabilmek için çok çaba sarf eden final var ki, 10 kötü Kanal D dizisi kıvamında. Biraz “Nasıl senaryo yazılır?” dersi almak şart. [C]

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.