The Martian

The Martian

Martian
Yönetmen: Ridley Scott | Oyuncular: Matt Damon, Jessica Chastain, Kristen Wiig, Jeff Daniels, Michael Peña, Kate Mara, Sean Bean, Sebastian Stan, Aksel Hennie, Chiwetel Ejiofor, Donald Glover, Benedict Wong, Mackenzie Davis, Naomi Scott, Nick Mohammed, Eddy Ko, Chen Su | Senaryo: Drew Goddard (uyarlama) ve Andy Weir (roman) | 141 dakika | Drama, Komedi, Macera

martian_ver2Bu yıl nasıl becerdiğimi bilmesem de bir şekilde kendimi yüksek beklentilerden uzak tutmayı başardım. Herhangi bir film için gereğinden fazla heyecanlanmamaya, kesin “Hevesim kursağımda kalacak.” diye alıştırma yapmaya gayret ettim. Dolayısıyla da belki bambaşka bir açlıkla karşısına oturduğum Inside Out, Son of Saul, hatta Southpaw bile beklentilerimi fazlasıyla karşılamayı başardı. Tabii arada fire de vermiyor değilim. Mesela Me & Earl & the Dying Girl’ün aklımı başımdan almasını kendimi çok hazırladığımdan olsa gerek, filmin ağzımda bıraktığı tat günden güne acılaşmaya başladı. Dheepan’a Altın Palmiye zaferinden değil, Jacques Audiard isminden mütevellit koşarak gittim. Sonucun ne olduğunu tekrardan hatırlatmama gerek yoktur sanıyorum. Özetle beklentisiz izlediğim filmleri umutlu olduklarıma göre çoğunlukta kalıyor. Şimdi konuşacağımız The Martian’ı ise iki gruba da dahil edemiyorum. Andy Weir’ın çok satan romanı Ridley Scott’ın eline geçince, sanki yönetmenin filmografisine bayılırmışım gibi, oturup okumuştum. Deniz kenarında iki günde tüketilecek, oku – unut romanlarından biri oldu benim için Her ne kadar popüler kültürde Mark Watney karakteri kendine göre bir yer edinmiş olsa da en az Dan Brown’ın Robert Langley’si kadar sıkıcı bir adam bu aslında. Çünkü bir geçmişi olmadığı gibi, geleceği de yok. Dolayısıyla bu kadar karton bir insan evladıyla bağ kurmam beklenemezdi herhalde. Ridley Scott’ın gişede harika rakamlara ulaşan uyarlaması şimdiden Oscar tahminlerinin zirvesine oynamaya başladı. Daha doğrusu birkaç yarım akıllı Amerikalı tahminci filmin ticari talihini Oscar adaylığı olarak yorumluyor. Ben katılmadığım için filmle ilgili olarak kafamı toparlamak için biraz zaman ayırdım kendime izledikten sonra. O yüzden yazısı da bugüne kadar sarktı. Buyrun şimdi The Martian’ın üzerine birkaç bozuk yumurta fırlatalım.

Matt Damon
Matt Damon

Ridley Scott, Blade Runner ve Thelma & Louise sebebiyle bir sinemasever kuşağı etkisi altına almış meşhur bir yönetmen. Fakat 2000’li yılların başından beri niteliksiz stüdyo filmleri çıkararak yeteneklerinin kapsadığı alanı çoktan terk ettiğini kanıtladı. Zannediyorum kariyerinde beni son dönemde heyecanlandıran tek işi Prometheus idi. O da Blade Runner haricindeki nadir başarılı filmlerinden Alien’ın mirasçısı olduğu için sanırım. Oscar için çekildiği bariz belli olan American Gangster, Gladiator, A Good Year, Kingdom of Heaven ve daha nicesi bana göre hedefi ıskalamaktan öteye geçemeyen bir grup yapımı temsil ediyor. Fakat şunu kabul etmek gerek, bilimkurgu kesinlikle Ridley Scott’ın yetkin olduğu bir tür. Arada ufak tefek hayal kırıklıklarına sebebiyet verse de 70’li yıllardan bu yana öyle ya da böyle devam ettirdiği kariyerinde hep hayal gücünün sınırlarını zorlayan filmleri akılda yer etmeyi başardı. O yüzden The Martian için heyecanlanan ve yönetmenin bildiği sulara geri dönmesini kollarını açarak karşılayan kesimi anlayabiliyorum.

Matt Damon is an astronaut who finds himself stranded and alone on a hostile planet.

The Martian’ın en büyük problemi, tabir-i caizse çok ergen bir beynin içerisinden çıkıp vücut bulması. Filme gelmeden evvel zaten Andy Weir’ın kitabı uzayda geçen herhangi bir hikayede rastlayabileceğini her türlü klişeyi bir araya toparlıyor. Ana karakterimiz Mark Watney, dışarıdan çok da kahraman gibi durmayan bir astronot. Evet, belki de dünyadaki en havalı mesleklerden birini yapıyor; ama asıl uzmanlık alanı botanik. Mars’daki görevleri sırasında çıkan problemlerle Watney, diğer meslektaşları tarafından geride bırakılmak zorunda kalıyor. Fakat hayata sımsıkı tutunan bu ortalama Amerikalı adam, eğitiminin de ona sağladığı avantajla mühendislik dehasını ortaya koyarak Dünya’dan Mars’a gelecek bir sonraki uzay gemisini beklemeye koyuluyor. Sıfırdan patates yetiştirmesinden tutun da elindeki kısıtlı imkanlarla NASA’ya ulaşmaya çalışmasına kadar pek çok “zeka” kokan macerasına tanık oluyoruz Watney’nin. Bir noktadan sonra da en başta sıradanlığının altı çizilen karakterimiz için tüm dünyanın tek yürek olmasını izliyoruz ve tabii ki de Amerikan bayrakları eşliğinde Watney’yi yücelttikçe yücelten bir resim çiziliyor.

Şimdi gelelim, Ridley Scott’ın Oscar’a aday olması beklenen yönetmenliğine… The Cabin in the Woods ile yönetmenliğe atılan, Lost ve Daredevil gibi dizilerde çalışmış Drew Goddard’ın imzasını taşıyan senaryo zaten dediğim gibi bağlı olduğu materyalden ötürü inanılmaz sınırlı bir alana sahip. The Martian, derme çatma bir fizik ve matematik bilgisiyle inanılmaz şevklenmiş genç bir kardeşimizin “Bestseller yazmam lazım!” kaygısını daha ilk sayfasında hissettiriyor zaten. Ve ne gariptir ki deneyimli yönetmen Ridley Scott, hikayenin bu çocuksu yanını törpülemek için hiç çaba sarf etmemiş. Çok allayıp pullayarak kalabalığa karışmak istemesem de böyle bir öykü Christopher Nolan’ın elinde neye dönüşürdü diye düşünmeden edemedim. Mutlak surette şiir okuyan Michael Caine’i bir yerlere yapıştırmayı başarırdı mutlaka. Fakat en azından Nolan’ın yarattığı evrenlerde izlediğimiz insanların kaygılarının, kızgınlıklarının, kalp kırıklıklarının ne olduğunu biliyoruz. The Martian’ın Mark Watney’si bir mesih edasıyla oradan oraya süzülüyor. Ne ailesine tanıyabiliyoruz, ne de aynı gemide üç sene boyunca yolculuk ettiği arkadaşlarıyla olan ilişkisini anlayabiliyoruz. Üstelik Ridley Scott, Watney’nin yörüngesinden ayrılmamamız için de fazlasıyla direterek filmdeki diğer tüm oyuncularına da figüran muamelesi yapıyor. Bu kadar zayıf bir hikaye anlatımını kutsamak için ne günah işledik hakikaten çok merak ediyorum.

Matt Damon, Jessica Chastain, Sebastian Stan, Kate Mara ve Aksel Hennie
Matt Damon, Jessica Chastain, Sebastian Stan, Kate Mara ve Aksel Hennie

Filmin fazla göz boyamayan setleri, hatırlamakta güçlük çektiğim müzikleri ve Matt Damon’ın yaşadığı kilo kaybını yüz hatlarına ve omuzlarına yansıtmayı unutan efektlerini de göz önüne aldığımızda acaba The Martian’ı frontrunner statüsüne eriştiren ne var diye tekrar tekrar soruyorum kendime. Bu arada performansları da anmadan olmaz. Kameranın özellikle ilk yarıda odağından hiç ayrılmayan Matt Damon, talk showlardaki personasının üzerine tek bir şey eklemeden tüm filmi sırtında taşımaya çalışıyor. Evet, Damon hayranı olmadığım yalan değil. Fakat geç izlediğim The Talented Mr. Ripley sayesinde bakış açım epey değişti Damon’a. Yine de bu radikal pencereden bakıp da The Martian’daki Damon’ın harikalar yarattığını iddia etmek epey güç. Filmde rol alan diğer oyuncuların rollerini açıklamak ise oldukça kolay: Jeff Daniels üzerine yapışan prestijli yönetici, Sean Bean yine doğrunun yanında olan memur ruhlu bir bilim insanı, Kristen Wiig endişe kraliçesi, Jessica Chastain artık baygınlık veren kadın kahraman, Michael Pena aksanıyla sempatik olmaya çalışan yan karakter, Kate Mara coolluktan gönlünü kime kaptırdığını bilmeyen kız, Chiwetel Ejiofor bir başka endişe timsali, Mackenzie Davis ise eye candy rolünü üstleniyor.

The Martian’la ilgili yanlış şeyleri sıralamaya daha bir ömür devam edebilirim. Filmdeki Çinli karakterlere yazılan içler acısı diyaloglar, en ucuz network dizisinde bile görmediğimiz cinsten vasat final, filmin sürpriz “aşk” sahnesi… Ama işte üzerine o kadar kafa patlatmaya değecek bir film değil The Martian. Düzgün çekilmiş bir gişe filmi, o kadar.

martian


The Martian İnceleyen tarih .
2.75

Benim notum

55%
55% C
Avengers'a gülen mizah anlayışı sıkıntılı kesimin yeni oyuncağı. Ridley Scott'dan iyi bir film beklemeyi artık sonlandırırsak hepimiz rahatlayacağız.

Kullanıcı Notu:

61%
(12 oylar)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

3 Yorum

  1. Berkay

    Merhabalar Umur
    Bu filmle ilgili adaylık konusunda bir beklentin veya tahminin var mı? Ben erkek oyuncu yarışı bu sene çok zayıf olduğu için Matt Damon’a bir adaylık gelmesi ihtimalini yüksek görüyorum, sen ne dersin?

    Yanıt
    1. Umur

      Merhaba Berkay.

      Filmi izlemeden evvel ben de aynı şeyi düşünüyordum. Ama açıkçası şu an ses ve görsel efekt kategorileri haricinde bir adaylık alacağına inanmakta güçlük çekiyorum.

      Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.