2020’nin En İyi 20 Erkek Oyuncu Performansı

2020’nin En İyi 20 Erkek Oyuncu Performansı

2020 sinema yılına veda ederken çeşit çeşit listeler çıkaracağımı, 2019’da askerlik + ayrılık soslu felaket kapanışım yüzünden korumak zorunda kaldığım suskunluğumun öcünü alacağımı söylemiştim. Cumartesi günü adaylarımı açıkladım, bugün de 2020’nin En İyi 20 Erkek Oyuncu Performansı ile devam ediyorum. Soyadlara göre alfabetik sırayla, başrol yardımcı rol fark etmeksizin çıkardığım errrrrkek seçkisi huzurlarınızda…

Riz Ahmed
Sound of Metal

Rolüne hazırlanırken Amerikan İşaret Dili’ni akıcı bir şekilde konuşmak ve bateri çalmak için altı ay mesai yapan Riz Ahmed, The Night Of ve hatta Nightrcawler sonrası hadi artık bütünüyle beyazperdeye de zıplasın dediğimiz filmografisine çok değerli bir performans ekledi bu pandemili garip yılda. Sound of Metal’la Oscar adaylığına doğru koşan yıldızın önümüzdeki 10 yıl içerisinde mutlaka altın heykelle buluşacağı kesin ve o gün geldiğinde de tekrar duymaya çalışmak yerine sağır olmayı öğrenen Ruben’ı kariyeri için tanımlayıcı bir rol olarak anacağız eminim. Derek Cianfrance metinlerinin büyüsü bu zaten. Michelle Williams’in Blue Valentine’la rüştünü nasıl da ispat ettiği unutulmasın.


Kingsley Ben-Adir
One Night in Miami

Bir televizyon çıkışı daha… İptal edildikten sonra yastıkları ıslatıp, halıları kemirdiğimiz High Fidelity’nin aklımızı başımızdan alan yakışıklısı Kingsley-Ben Adir, Regina King’in ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesinden Oscar adaylığı alacak oyuncu olmasa da benim kalbimi aldı çaldı. Mübalağaya çok açık bir tekst olmasına karşın hem oyuncularının ölçülü tercihleri, hem de King’in bu tiyatro asıllı senaryoyu hareketli bir kamera ile daha dinamik kılması sayesinde film de performanslar da fazlasıyla büyüyor. Ancak Malcolm X’i Denzel Washington’ı unutturacak biçimde oynayan Ben-Adir’in çıktığı mertebe rol arkadaşlarından bir tık yukarıdaymış gibi hissediyorum ben açıkçası.


Chadwick Boseman
Ma Rainey’s Black Bottom

Geç kavuştuğu ünü çok iyi kullanan, kariyerinin son yıllarını siyah ikonlara harcayan ve Black Panther gibi sinema kitaplarına geçecek bir yapımda kilit karakteri canlandırarak hepimizin gönlünde taht kuran Chadwick Boseman’ın kaybedişimizin acısı henüz bitmiş değil. Neyse ki, tıpkı eşinin de Altın Küre konuşmasında söylediği gibi, iyi ki birilerinin varlığını kutlayabileceğimiz bu tür organizasyonlar var ve Boseman’ın da giderayak varını yoğunu ortaya koyarak harikalar yarattığı Ma Rainey performansını omuzlarda taşıyabiliyoruz. Tüm zamanların en hak edilmiş zaferlerinden birini almaya doğru adım adım ilerleyen Boseman’ın sırf finaldeki çıkmazda çıkardığı oyun bile ömre bedel.


Bill Burr
The King of Staten Island

Birazcık gelenekselin dışına taşalım bakalım… Eskiye ait kalmaya özen gösteren, politik doğruculuğa karşı sınırlarda savaş veren komedyenlerden Bill Burr’ün The King of Staten Island’ta sıradan bir stand-up komedyeninden fazlası olduğunu görmek bana çok iyi geldi açıkçası. Pete Davidson’ın hayat hikâyesinden serbest bir uyarlama olarak nitelendirilebilecek filmde zaten zayıf bir halka bulmak imkansız. Fakat Burr, bazen cepten yiyerek, hatta direkt kendi olarak bile rolünün hakkını fazlasıyla teslim ediyor. Bu kadar sabrımızı zorlayan bir baba figürünü dahi sevmeyi başarabiliyorsak, tek sebebi Bill Burr’dür. Şimdi gidilsin Comedians in Cars Getting Coffee bölümleri tekrar izlensin!


Brian Dennehy
Driveways

Vefatından önce bizlere olağanüstü bir performans bağışlayan başka bir oyuncu daha! Oynadığı her şeyde ağzımı açık bırakan Hong Chau’nun önderliğinde karakter oyuncusu Brian Dennehy, pamuk kalpli komşu dede olarak boğazımıza koca bir yumru yerleştiriyor. Filmin, beyaz Amerika’nın kirli yüzünü gösterirken biraz nereye gittiğini de göremeyip yanlış jenerasyonla yanlış bağlar kurduğu kesin. Fakat istisnayı bulmuş da onu anlatıyormuşçasına bağrıma basıp, Dennehy’nin kalp kıran varlığına da keyifle tutundum. Çocuk oyuncularla sahnesi fazla olanların işini hep daha zor gördüğüm için, Dennehy’nin kontrollü, ekonomik ve hiç şüphesiz kırılgan performansı ezdi geçti beni.


Jamie Dornan
Barb & Star Go to Vista Del Mar

Yıln en ama en güzel sürprizi değil miydi bu, söyleyin bana. Bridesmaids sonrası Kristen Wiig ve Annie Mumolo’dan çıkma bir film izleyişimin verdiği hazzın üstüne bir de müzikalden bozma, komedisi absürt, her oyuncusunu her türlü rezilliğe düşürmeye ant içmiş müthiş bir komedi çıktı. Ve Dornan, bizzat seksi satan Fifty Shades of Grey franchise’ında bile olmadığı kadar seksi. Ben bir takım heteroseksüel kadın ve eşcinsel erkeğin laboratuvara kapanıp libidomuzu nasıl hükmedecekleri üstüne özel olarak çalıştıklarını düşünüyorum. Hadi yükselmemizi de kenara koyayım da, Dornan komediye çok ama çok yakışmamış mı? Bugüne kadar nerelerdeydin diye diye ettim finali.


Amir El-Masry
Limbo

Limbo’yu hepimiz aynı anda izleyemediğimiz için birazcık kalbim kırık. Çünkü hem filmi, hem de kadrodaki herkesi ayrı ayrı övmek istiyorum. Buraya yalnızca Amir El-Masry’i sığdırabilmiş olsam da Vikash Bhai ve kadın oyuncu listesinde de üzülerek dışarıda bıraktıım Sidse Babett Knudsen’ı anmakta yarar var. Dönelim El-Masry’e… Genç yaşında bu filmi sırtında taşıyor olmasını bıraktım, kameranın yüzünün detaylarını en yakından görüntülediği anlarda bile tek bir hata yapmayarak takdiri topluyor yetenekli aktör. Kuru mizahın orta yerinde böylesine duygu yüklü bir performans çıkarabilmesi de takdire şayan. Umuyorum film daha çok izleyiciye ulaştığında adını hep birlikte şakırız.


Henry Golding
Monsoon

Henry Golding’in Monsoon’daki neredeyse özelliksiz sayılabilecek oyununu övmem sanıyorum sizi de şaşırtacaktır. Ama bair dakika, açıklamamı yapayım beni bir dinleyin önce! Heteroseksüel aktörlerin gey karakterleri oynamasını ne kadar mantıklı bulduğum tartışmaya açık da iş cis bireyler olduğu müddetçe sanıyorum çok itirazım olmuyor. Ve bunun üzerinden bir değerlendirmeye aldığımda Golding’in klişe eşcinsel tiplemelerinden birini çıkarmayıp, bilhassa tensel temasın olduğu anlarda ekrandan taşan tutkulu hâliyle, pek şahitlik etmediğimiz cinsten bir iş çıkardığını düşünüyorum ortaya. Yönelimi arka plana itilmiş, Golding görünmezlemiş sanki bu rolde. Bayıldım!


Adarsh Gourav
The White Tiger

Paranın kölesi yaptığı kalabalıkları kendi yaşam alanlarında, filler tarafından ezilirken gözlemlemenin piri Ramin Bahrani, Aravind Adiga’nın aynı adlı romanından uyarlanan yapımda yine ustalığını konuşturuyor olsa da övgüleri sadece filmin yönetmenine değil başrolü Adarsh Gourav’a da yöneltmek boynumuzun borcu. İlk başrolünde, yarım asrı kapsayan biyografilerde aynı karakterin binbir türlü halini canlandırırcasına etli bir materyalle haşır neşir olmuş Gourav ve oyunculuğunun bütün yönlerini izleme fırsatı tanımış bizlere. Geleceğinin ne kadar parlak olduğunu söylememe gerek yoktur umarım. Mutlaka The White Tiger’ın başına oturup siz de bu müthiş yetenekle tanışın lütfen.


Daniel Kaluuya
Judas and the Black Messiah

Kalbim kırılıyor, gerçekten kalbim kırılıyor. O kadar uzun zaman oldu ki gönülden desteklediğim bir performansın Oscar aldığını görmeyeli. Daniel Kaluuya’nın Judas and the Black Messiah’daki tam anlamıyla kusursuz Fred Hampton yorumu, altın heykelciğe bu kadar yakın olduğu için inanılmaz heyecanlanıyorum. Otuzlarının başına henüz gelen aktör Skins’le çıktığı yolda Sicario, Get Out, Black Panther, Widows ve Queen & Slim’e birbirinden mühim performanslar sığdırdı. Ama kariyerinin zirvesi, açıkça burada diyebiliriz. Sanki Hampton’ı oynamamış da Hampton olmuş gibi bir adanmışlığın ürünü var karşımızda. En ön sıradan kariyerini izlemeye devam ediyor olacağım.


George Mackay
True History of the Kelly Gang

Avustralya’da dağıtılan yerel ödüller haricinde adı pek anılmamış True History of the Kelly Gang, 1917 ile geçtiğimiz seneyi iyi tamamlayan George Mackay’in yine şaşırtmadığı bir performansını barındırıyor. Uzunca bir süredir, yer aldığı irili ufaklı bütün rollerde keyifle izlediğim bir aktör zaten kendisi. For Those in Peril’dan Pride’a, How I Live Now’dan Captain Fantastic’e kadar neye elini atsa layığıyla canlandırıyor. True History of the Kelly Gang’de de nihayete dişe gelir bir ana karakteri eline alıp dilediğince yoğurmuş. Ölüme yürüdüğü son çeyrekte bir film izlediğinizi unutturup, sizi tüm o deliliğin ortasına ışınlamış kadar da hakiki. Justin Kurzel’in de yardımıyla oyunu zirveye çıkmış.


Jonathan Majors
Da 5 Bloods

Geçtiğimiz sene The Last Black Man in San Francisco ile hayatlarımıza giren Jonathan Majors, Spike Lee’nin her tarafı dağılmış filminde usta aktörlerden rol çalıp ne kadar büyük bir yetenek olduğunu bir kez daha göstermiş. Henüz adını ezberlememiş ya da Majors’la tanışmamış olanlara üzülüyorum Çünkü henüz yolun çok başında olmasına rağmen, deneyimli oyuncuların bile ortaya koyamadığı performanslarla büyülüyor. Da 5 Bloods’ta hırsların kurbanı asalak oğlan olarak Oscar radarına girebilmesini de çok isterdim. Ama geleceği epey parlak ve er ya da geç o adaylığın bir şekilde geleceğine inancım tam. Hem hazırda Lovecraft Country ve bir Emmy adaylığı ihtimali de mevcut.


Luca Marinelli
Martin Eden

Amerika harici akılda kalıcı performanslar bulmakta zorlandığımız, pandemi kazığı yemiş bu garip sinema yılında Luca Marinelli, Jack London imzalı Martin Eden isimli kitabın serbest uyarlamasında neyse ki istatistikleri biraz bozuyor. Epik öykünün adaptasyonuna dört başı mamur bir oyunla önderlik eden Marinelli’nin yeteri kadar ilgi görmemiş olmasına neden kızıyorum bilmiyorum, hele ki ben de kendi ilk beşimde yer verememiş olmanın acısını çekiyorken. Ama filmin daha fazla izleyiciye ulaşmasına, dünya sahnesindeki büyük sınavını başarıyla atlatan Marinelli’nin de usta yönetmenlerle çalışarak filmografisini iyice parlatmasına her şeyden çok ihtiyacım var.


Mads Mikkelsen
Another Round

Yoruma bile gerek yok aslında. Öyle usta bir aktör var ki karşımızda, andropoz güncesi, ana akım sinemanın orta seviye temsili sayılabilecek Another Round gibi bir filmde bile devleşebiliyor. Sinema tarihinin görmeye pek alışık olmadığı, hakikate fazlasıyla yakın bir sarhoş olarak yapıyor bunu üstelik. Herhangi bir onaya ihtiyaç duyduğundan değil ancak şahane performanslarla dolu kariyerinin bir gün Oscar gibi büyük bir organizasyon dahilinde listelenmesini isterdim doğrusu. Another Round da Isabelle Huppert’in Elle’i gibi izleyiciyle iletişim kurmayı oyuncaklı yollardan yapabilen bir filmken oysa ki, bu fırsat değerlendirilseydi ne de güzel olurdu.


Aditya Modak
The Disciple

Tek başıma sevip, tek başıma bağrıma bastığım, kimselere yar etmeden gece gündüz övdüğüm The Disciple’ın ana karakterini canlandıran Aditya Modak’ı da listeme almasaydım aklım kalırdı. Gönlünü verdiğin sanat dalında başarısız olmakla alakalı The Kindergarten Teacher isimli bir film de izlemiştik yakın tarihte, Maggie Gyllenhaal’un oynadığı. The Disciple ondan farklı olarak sanatçı vasfını kendine konduranların sahte maskelerini indirmekten başka bir şey yapıp, ortalama olmanın acısını bütün bir hayata yayarak atasının gölgesinde yaşayan esas adamını gözlemliyor. Ve o esas adamı Modak öyle bir canlandırıyor ki filmin durgun temposu sayesinde ivme kazanıyor.


Ntare Guma Mbaho Mwine
Farewell Amor

The Chi isimli Showtime dizisinde tanıyıp hayranlık duyduğum Ntare Guma, yine ben hariç hiç kimsenin izlemediği bu minik bağımsızda seneler önce vatanını terk edip Amerika’ya iltica etmiş, okyanusun diğer tarafında hem ailesine bakan hem de kendine yeni bir hayat kuran baba olarak bir kez daha mükemmele oynamış. Eşiyle olan yüzleşmesinde, kızıyla olan ilişkisinde, bütün hayal kırıklıkları ve umutlarıyla bu adamın acısını da mutluluğunu da içimize işliyor. Film o pembe dizi kıvamını biraz bırakıp iki kültür arasında bir yol bulabilmeyi başarsa belki sezonda bile adını duyacağımız türden oyunlar dönebilirdi. Neyse ki çok yetenekli, o fırsat elbet gelecek!


Paul Raci
Sound of Metal

Aynı filmden birden fazla performansı koymamaya özen gösteriyorum bu tür listelerde; ama Paul Raci’nin yer almadığı bir 2020 listesinin de geçersiz sayılacağına inancım tam. İşitme engelli bir anne babanın oğlu olan Raci, pek hakim olduğu bir konuda hayatının fırsatını sonuna kadar değerlendiriyor esasında. Kaderinin ona verdiği avantajla birlikte de Ruben isimli ana karakterimizin yeni yaşamına ayak uydurma, alışma, kendini kabul etme sürecinde çok önemli bir rol üstleniyor. Ağırdan, neredeyse hiç efor sarf etmiyormuş gibi, çok üstün nitelikli, ilmek ilmek işlediği bir performans bu. Diyecek fazla sözüm yok. Bu tür ustalıkların karşısında anca ayağa kalkıp alkışlayabiliyorum işte.


Cooper Raiff
Shithouse

Listedeki pek çok film için söylediğim gibi Shithouse’u da izlemenizi çok ama çok isterim. Cooper Raiff’in yaratımı bu küçük ölçekli proje, hepimizin ucundan kıyısından şahitlik ettiğimiz büyüme sancısının, hele ki travmaların bağladığı bir aile de mevzubahis ise, kopulamayan, sorumluluğunu üzerinde hissettiğimiz kandaşlarımıza karşı duyulan hisleriyle çok özel bir temsilini izletiyor. Ve sadece doğallığını konuşturan, belki de materyal üzerinde fazla hâkimiyeti olduğundan canını okumuş Raiff bu karakterin. Bütün kırılganlığıyla her şeyi resmederken yaşadıklarını tekrar elden geçirmiş, o yolları bir daha aynı hevesle yürüyüp gözümüzü ayırmayacağımız bir kariyerin startını vermiş.


Franz Rogowski
Undine

Bir rol üstlendiği her Christian Petzold projesinin yıldızı olmayı başaran Franz Rogowski, Undine’de de geleneği bozmamış. Hikâyede seyirci gözünü temsil eden, mitolojiden kimi varlıkların karşılığını bulduğu o sapsade dünyada kendisini Paula Beer’ın büyüsüne kaptıran kalbi tertemiz karakterle biraz Joaquin Phoenix’i hatırlatsa da bana Rogowski, fiziksel oyununa çok farklı bir savunmasızlık ekleyerek ayrı bir yere konumlanıyor. Beklediği tren istasyonundan, sevdiği kadını kapı kapı aradığı anlara kadar içine sığmayan tüm o duygu selini geçiriyor izleyicisine. Kendinden önce gelen birinin gölgesinde yeşermeye çalışmanın kitabını da mimikleriyle, jestleriyle satır satır yazıyor.


Toby Wallace
Babyteeth

Her ne kadar Babyteeth’ten canımız Ben Mendelsohn’ın oyunu öne çıkarılsa da ben bu film sayesinde tanıma fırsatı yakaladığım Toby Wallace’ın uçarılığına ayrı bir hayran kaldım. Bu tür karakterleri, daha iyi biri olabilmek için kalbine kadın eli değmesine ihtiyaç duyan toksik beyleri sevmeyi bırakmış olmamız gerek aslında. Fakat Wallace öyle bir şeytan tüyüyle hayat veriyor ki elindeki deliye, etki alanına girmemek neredeyse imkansız. O da yirmili arasında geleceğini parlak gördüklerimden bir diğeri. Yarın bir gün Hollywood’a sıçrama yaparsa hiç ama hiç şaşırmayacağım. Belki ufukta kelli felli bir televizyon projesi bile olabilir. Hazırız hepten kucaklamaya.

Adlarını anmazsam aklımda kalır... Vikash Bhai (Limbo), John Boyega (Red, White and Blue), Adam Brody (The Kid Detective), Bo Burnham (Promising Young Woman), Pete Davidson (The King of Staten Island), Eli Goree (One Night in Miami), Kyle Marvin (The Climb), Ben Mendelsohn (Babyteeth), Dev Patel (The Personal History of David Copperfield), Andy Samberg (Palm Springs), Lakeith Stanfield (Judas and the Black Messiah)

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.