(Yeni) Sezon Günlükleri Vol. I

(Yeni) Sezon Günlükleri Vol. I

2021/22 televizyon sezonu dahilinde 4 Film 400 Kelime misali bazı yapımları kısa kısa ağırlayıp aradan çıkarmayı düşünüyorum; çünkü ben ettim siz etmeyin dedirtecek kadar kötü yapımlara zaman ayırdığım oluyor ara sıra bazı bazı. Bugün bunlardan dördünü salarak yıl içerisinde devamı gelecek bir serinin de startını veriyorum. Umur baydın be azıcık film yazdın diyenlere gelsin sıradaki şarkı…

KEVIN CAN F**K HIMSELF (1. Sezon)

Schitt’s Creek göz yaşlarımla her bir sayfasını ıslattığım hatıra defterimin önemli bir yerini kapladığı için Annie Murphy’nin yer almasını fırsat bilerek büyük bir heyecanla oturdum Kevin Can F**k Himself’in başına. Bir sitcom kurgusuyla, akına kara çalmış bir gerçekliğin arasına sıkışmış genç bir kadını konu alıyor dizi. Karikatürize komedi eşlerine benzeyen kocasına karşı nefreti her gün büyürken, Allison ismindeki esas karakterimiz kendine bir çıkış yolu aramaya başlıyor ve bunun da ancak eşini, yani Kevin’ı öldürürse olacağına inanarak bir yola baş koyuyor. Esasında iki dünya arasında gidip gelen Allison’ın buhranları bir rüzgâra kapılıp evlenmiş ve erkek egemen toplumda hayallerine bir imza uğruna elveda demiş bütün kadınların öyküsünü muhteva ediyor. Fakat mühim bir perspektifi ekrana taşıyacak donanıma sahip değil dizi. Dolayısıyla tüm anlatı da bir şekilde canım sıkıldı kocamı mı öldürsem müsameresinden öteye geçemiyor.


ANNE BOLEYN (Mini Dizi)

Renk körü kasting çalışmasının en yeni örneklerinden birini yakın tarihte prime time pembe dizilerinin yaratıcısı Shonda Rhimes’ın ellerinden çıkma Bridgerton’da gördük. Tarihin acı sayfalarını bir kalemde silip, beyazların iktidar alanına dönüşmüş bütün külliyatı yeniden yazan Shonda Hanım, daha koyu ten kompleksine sahip oyuncuları esas rollere koymamak ve hep az konuşan ya da kötü karakterlere böyle oyuncuları yerleştirmesi sebebiyle epeyce de eleştirilmişti. İşte Channel 4’un kardeş kanalında ekrana gelen, Anne Boleyn’i konu almaktaki mini dizi, Shondaland’in yapamadığını yaparak Jodie Turner-Smith önderliğinde (I May Destroy You’dan tanıdığımız Paapa Essiedu da mevcut.) alternatif bir tarihin sayfalarını aralıyor. Ama ne acıdır ki oyuncu seçimindeki başarısının yarısını bile senaryoya enjekte edememişler. Sallapati bir senaryo, neredeyse pembe dizilerden çalınma bir dramatik kompozisyon ve daha da sarkma kavramına yeni anlamlar getiren bir akış.


DR. DEATH (Mini Dizi)

1989’da ağırladığımız Dr. Death, vakti zamanında başarılardan başarılara koşmuşçasına baş tacı edilmiş ve sayısız hastasının sakat kalmasına, felç olmasına, ölmesine sebep olmuş bir doktorun, daha doğrusu sosyopatın gerçek hikâyesini anlatıyor. NBC’nin dijital platformu Peacock bünyesinde seyirciye ulaşan yapımın öyküsü o kadar büyük bir mesele oldu ki Amerikan basınında, The Act misali belgeselden diziye pek çok yayın alanında malzeme olarak kullanıldı. Bu proje üzerinden özel olarak konuşacaksak, sekiz bölümlük süresine bu caninin bütün rezilliklerini sığdırdığı gibi biraz da Amerikan sağlık sisteminin hukuktaki boşlukları kullanarak ne denli büyük bir cambazlık oyununa dönüştüğüne dikkat çekmeye çalışıyor. Bu konuda çok başarılı söylemleri olduğunu iddia etmek güç. Ancak Dr. Death’in biçiminden işleyişine çok da ciddiye alınmak gibi bir derdi yok. Lifetime özel yapımlarından fırlama mizansenleriyle seyircisinin ilgisini sekiz saat ayakta tutmaya çalışıyor sadece.


PHYSICAL (1. Sezon)

Rose Byrne’ü sevmiyor olsam sonunu getirmek için hiç çaba sarf etmeyeceğim Physical, Apple’ın dijital platformunda ikinci yılın büyüme hedefini gerçekleştirmek üzere aman canım bunu da yapın bitsin işte diyerek prodüksiyona girmiş olsa gerek. Seksenli yıllarda San Diego’da geçen bu kara komedi, yine ve yine eşinin gölgesinde kalmış, hayallerini ertelemiş bir kadını konu almakta. Ama burada neyse ki motivasyonlar çok daha net. Physical’ın aksadığı nokta hikâyesine bir iskelet oluşturmak değil de, o iskeleti süslerken kullandığı materyallerle alakalı. Hep kolaya kaçan, şok etkisini bile en tahmin edilebilir yerinden kullanan bir iş. Ana karakterinin durmaksızın anlatıcı olarak kulağımıza bir şeyler fısıldıyor olması ve ne hissetmemiz gerektiğine dair yağdırdığı emirlerin de çok büyük katkısı var diyemem. Inherent Vice olmak istiyorsak (gerçi arada bir dekat var ya), olalım da bu torbacıyla değil…

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.