Ekim Olmadı, Bari Kasım Ayına Yetişeyim

Ekim Olmadı, Bari Kasım Ayına Yetişeyim

Kendime sinema alanında yeni işler edinmemin ardından Oscar Boy’u da aynı tempoda yürütebileceğime saf inancım tabii ki de artık yok. Ancak 1989 sinema bülteninin bir nihayete (ara da diyebiliriz) varmasıyla birlikte boşalan bir zamanım var artık ve izleyip de yazmaktan kendimi alamadığım yapımları ağırlamaya devam edeceğim izninizle. İtirazı olanlar suratıma söylemek yerine arkamdan dedikodumu yapabilirler. Bugüne yetişebilmek için de önce eskileri tüketmem gerekiyor biliyorsunuz. Hadi be kasım, izin ver sana yetişeyim!

STILLWATER

Tarihin en kasvetli bürokrasi draması Spotlight’ın yaratıcısı Tom McCarthy’nin, A Prophet’tan tanıdığımız senarist Thomas Bidegain ile çalıştığı Stillwater sezonun gişeye uğrayamayan ana akım Hollywood yapımlarından biriydi. Matt Damon’ın cebini doldurmak yerine “oyunculuk” yapmak istediği günlere geri dönüşüne resmiyet kazandıran yapım, okyanusun diğer tarafında hapse giren kızının masumiyetine inanıp onun için mücadele veren, işçi sınıfından, tabir-i caizse kırmızı enseli bir babayı konu alıyor. Çok klasik ve dolambaçsız anlatı biçimiyle amacı adaletin sınıf ve statü tanıdığının, hak için verilen mücadelede bunların hep bir engel teşkil ettiğinin altını çizmek. Ancak meselesini ele alış biçimi bir hayli demode olduğu gibi kendine seçtiği doruk noktasını servis edişi de amatörce. Hikâyenin dönüm noktası sayılabilecek, son çeyrekte ifşalanan her şeyi daha özelliksiz nasıl anlatabilirdi sorusunun bir cevabı yok. McCarthy cephesinde değişen bir şey yok kısacası.

CINDERELLA

Bir insan evladı çıkıp 2021 model Cinderella insanlık suçudur dese itiraz edebilir miyiz? Mizojinisi özünde gizli meşhur masalı alıp bugüne taşıyan Amazon, oyunculuk haricinde müzik de yapmasa mı dedirten Camila Cabello önderliğinde çağdaş parçaların söylendiği bir müzikal yaratmış meşhur hikâyeden. İçerisinde Idina Menzel ve Billy Porter gibi müzikal tiyatro efsanelerinin de yer aldığı yapım politik anlamda uykudan uyanmış ve hatta fazla uyanmış yeni nesil kültürün nabzını tutmaya o kadar kafayı takmış ki, her şeyi buradan inşa ediyor. Cinderella’nın kendi kimliği üzerinden üretebildiği yeni bir fikri yok. Ne yaparsak cancellanmayız diye ahlanıp vahlanan bir grup senarist tarafından laboratuvar ortamında hazırlanmışçasına yapay. Ve sırf bu yüzden de kendi kendine iptal edilmeyi hak ediyor. Çünkü bahsettiğimiz gelecek asla bu değil be Hollywood. Birbirimizi sayalım, sevelim, dinleyelim istiyoruz sadece. Böyle suyunu çıkaramazsınız!

CANDYMAN

Korku filmlerinin yeni kralı Jordan Peele’ın senaryosunda imzasının bulunduğu Candyman, siyah kültür üzerinden gerçekleştirilen yağmacılığı adı söylendiği anda aynada belirip canınızı alan bir figür üzerinden anlatmayı seçen, yine görünürde hafif ama meselesi ağır yapımlardan bir diğeri. Peele uzunca bir süre mizahına yedirdiği dertlerini belli ki beyazperdede de çığlıklar, acı çektiren yaylılar, keskin kurgusuyla koltuklarımızda hoplamamıza sebep olan mizansenler eşliğinde anlatmaya devam edecek. Yalnız Candyman’in amacı ve dolayısıyla söylemek istediklerini pek önemli bulsam da bu sefer uygulamada büyük noksanlar var. Hikâyenin ilerlememesi, sahneden sahneye sanki bir şeyler kurgu masasında bırakılmış hissiyatı veren o kopukluk ve korku klasiklerine selam vereceğiz derken rotasını hep tahmin edilebilirden yana çizmesi filmin sarkmasına yol açıyor. Tüm puanım Yahya-Abdul Mateen’in daha da ünlü olmasına yardım edişine.

THE SUICIDE SQUAD

Uzunca bir süre sinema salonlarında film izleyemediğimiz için o atmosfere geri döndükten sonra salonda deneyimlediğimiz ilk büyük bütçeli iş olmasının ekmeğini yiyerek hatırı sayılır bir eleştirel başarıya ulaştı gibi hissediyorum The Suicide Squad. Guardians of the Galaxy serisiyle tanıdığımız James Gunn’ın yönetmen koltuğunda oturduğu bu devam filmi (filmimsi), tahammülü güç kaosu bıraktığımız yerden eline alıp elin kötü karakterlerini daha da büyük kötülere karşı mücadele vermek için birer silah olarak kullanma eylemini olduğu gibi sürdürüyor. Ama bu sefer mizah dozu daha yüksek bir yerden ve üstelik yeni yeni liderler, yeni karakterlerle. Zaman mefhumuyla uğraşan ve seyircisine başka başka oyun alanları yaratan yapım için benim hissettiklerim ise sabit: Biri avazı çıktığı kadar suratıma doğru çığlık atmış gibi yoruldum. Hem görsel, hem de işitsel olarak bu kadar dopingli bir şeye hiç tanıklık etmemiştim. Hayranlarına hayatta başarılar diliyorum.

A QUIET PLACE PART II

John Krasinski yaratımı A Quiet Place, gişede ve eleştirel anlamda aldığı iyi eleştirilerin ardından her meşhur korku filmi gibi hikâyesinin devamını getirdi. Yine eşi Emily Blunt’ın başrolünde yer aldığı ve bıraktığı yerden devam eden öyküde bu sefer her şeyin başladığı güne geri dönüyor, o zamandan tanınan karakterleri de maceraya ilave ederek mantıksızlıklar denizinde yüzmesiyle meşhur – artık – franchise’ı dallanıp budaklandırıyoruz. İyi ses sistemine sahip bir sinema salonunda kulaklara ziyafet yaşatmak haricinde pek bir marifeti bulunmayan yapımla ilgili söylenebilecek pozitif cümlem yok ne yazık ki. Cillian Murphy ile Djimon Hounsou’nun da dahil edilmesiyle birlikte söz konusu kıyamet senaryolarına hep aynı yerden yaklaşan janr için kuyruğunu kovalayan bir başka film yaratmayı tercih etmişler. Eğer bir üçüncüsü olacaksa ne olur şu sefilleri yok etmeye ant içmiş yaratıkları tanıyalım. Bu zekâsız video oyununa tahammülüm kalmadı, çok üzgünüm.

BLACK WIDOW

Marvel’ın göstermelik politik duruşunun bir parçası olarak MCU kitaplığında kendine yer bulan Black Widow, Scarlett Johansson’ın süper güçlerden ziyade üstün bir disiplinle kendini eğitmesi nihayetinde elde ettiği öldürücü kimlikli kahramanın dünüyle bugününü buluşturuyor. Aksiyon anlamında Marvel’ın tekil öyküye sahip filmlerinden farklı olarak epik yüzleşmelere başvurmadan pek çok şey başarabildiğine şüphe yok. Ancak Cate Shortland’ın yönetmen koltuğunda oturduğu yapımda feminist bir öykü anlatma mecburiyeti hissedilmesinden sebep asla taslak metinde yer almayan ve başkaları tarafından monte edilmiş storyboardlar kendini ele veriyor bu dört başı kaos dolu kakafonide. Keşke tüm o gürültü patırtıda kendine erkek tahakkümünü daha iyi temsil edebilecek bir düşman da yaratsalarmış. Florence Pugh’un dev bir yıldıza dönüşmesi yolunda katkılarından dolayı Marvel’a teşekkür etmekten fazlası gelmez elimden.

OLD

“İyi fikir, berbat uygulama”nın son kalesi M. Night Shyamalan minicik bile övmeye gelmediğinden son filmi Old’la yine bir çuval inciri berbat etmekte zirveleri görmüş. Zamanın hızlı aktığı bir kumsalda toplumun en küçük birimi üzerinden yaş almak ve bununla birlikte geniş çerçevede çürümeye, zamana ayak uyduramamaya dair fikirlerini bir bir üstümüze bırakıyor Shyamalan. Minik kadrosuyla büyük işlere girişirken her zaman olduğu gibi kendi kendisinin kötü bir parodisine dönüşmekten de geri kalmadan yapıyor ama ne yapıyorsa. Öyle ki ilk yarının sonunda asla saklayamadığı muhafazakârlığıyla boğuşup, dünyevi düşüncelerinin “normal” sayılana ne kadar da hizmet ettiğini anlıyoruz. Bilimkurgu sayılabilecek bir hikâyeden kapıyı bu kadar modası geçmiş bir hayat dersine açması hayret edilecek şey. Ama bir taraftan da The Village sonrası kendini uçurumlardan bırakmış birinden bahsediyoruz. Ne bekliyorduk ki? Hatta, bir şey  bekliyor muyduk gerçekten?

SPACE JAM: A NEW LEGACY

Çocukluğumdan kalma bir hatıraya böyle ihanet edildiğinde içim acıyor cidden. Çünkü geriye dönüp o güzel hatırayı tekrardan ziyaret ettiğimizde, yenisiyle bir şekilde kirlenmiş anılara bakmak çok şey alıp götürüyor deneyiminizden. Space Jam özelinde bunun tam anlamıyla zirvesi yaşanmış. Michael Jordan’lı yapımın üzerinden LeBron James’i alıp tırla geçen “A New Legacy”, ilk filmin beyazlığına ve doksanlarda siyah figürlerin bile beyaz geçerliliği olan ikonlara dönüştürülmesine (hakkıyla) kızgın. Ancak bir şeyleri baştan yazarken, hele ki üzerinden 25 sene geçmişse sadece buraya dokunmak yeterli gelmiyor. Yeni nesile tanıtılmaya ihtiyacı olmayan LeBron’un bu senaryoyu sırf çocuklarına bir miras, bir hediye olarak kalsın diye kabul ettiğini umut etmek istiyorum ama diğer taraftan da erkek sporcuların kazandığı inanılmaz rakamları düşündükçe omuz silkiyorum. Disney’in kara lekeleri arasına A New Legacy’nin adı eklensin işte, fazlasını konuşmak zarar.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.