King Richard

King Richard

King Richard
Yönetmen: Reinaldo Marcus Green | Oyuncular: Will Smith, Aunjanue Ellis, Saniyya Sidney, Demi Singleton, Tony Goldwyn, Jon Bernthal, Dylan McDermott, Mikayla LaShae Bartholomew, Daniella Lawson, Layla Crawford | Senaryo: Zach Baylin | 144 dakika | Biyografi, Drama, Spor

Sektördeki fırsat eşitliği merkezli tektonik değişimlerin temeli Selma’nın alamadığı Oscar adaylıklarıyla birlikte ertesi yıl Will Smith’in sözcülerinden biri olarak karşımıza çıktığı “OscarSoWhite” etiketiyle atıldı. 2015 yılında Concussion ile şansını deneyen fakat aradığı ilgiyi göremeyen ünlü yıldız, bir hayli beyaz aday listesini kılıçtan geçirerek endüstrinin azınlık gruplara dahil oyunculara tutunduğu tavrı medya aracılığıyla eleştiri yağmuruna tuttu. Bu noktada Smith’in sadece kendi olayı özelinde ses çıkarasına tepki verenler olduğu kadar yanında duranlar da mevcuttu tabii. Fakat politik bir duruş sergilemekten kaçınan Smith kısa süre içerisinde köşesine çekildi ve Hollywood’ta bu konunun sözcüleri de hızla değişti. Tam bu olayın altı yıl ertesinde, Will Smith’i adeta dizlerinin üstüne çöküp Oscar dilendiği King Richard isimli filmde izliyoruz şimdi. Muhtemelen ondan başkasının oynamayacağı ve bir şekilde kendini adayarak iki senedir gündemimize meşgul eden bir rolle hem de. Tenis tarihinin en başarılı iki yıldızı Serena ve Venus Williams’ın babası Richard Williams olarak arz-ı endam edip rafında görmeyi istediği Oscar’ın peşinden ulu orta koşuyor.

King Richard, alıştığımız biyografilerden biraz farklı esasında. Doksanlarda da her meseleye beyaz ya da eril bir kahraman atayan fimler gibi hem spor camiası, hem de halk tarafından sıklıkla eleştirilen, Williams ailesinin eksantrik parçası baba Richard’ı izliyoruz. Kızlarının zirveye tırmanışında katkısı olmuş, onlar için bir gelecek tasarlamış, fakat oyunu hep kendi kuralarına göre oynamayı tercih etmiş biri kendisi. Öyle ki filmden bağımsız olarak biraz araştırmaya girdiğinizde, beyazların dominant olduğu bir spor dalında siyah görünürlüğünün de artışına dolaylı yoldan katkıda bulunmuş ve hem Venus’ü, hem de Serena’yı spot ışıklarının altına itmiş menajer/antrenörden bozma biri kendisi. Fakat hırslarının arkasında evlatlarının gerçekten başarılı olmasına duyduğu bir motivasyon değil de daha çok bir birey, bir ebeveyn olarak aldığı radikal kararların boşa çıkmaması için çaba sarf etmesinin, kendi adını temize çıkarmanın ve bu galibiyetten nemalanmanın izleri var.

Reinaldo Marcus Green’in yönetmen koltuğunda oturduğu King Richard isimli yapım zaten gelmiş geçmiş en başarılı iki kadın sporcuyu bir erkeğin varlığında gölgeleyerek yapıyor hatasını. Belki merkezine Venus ile Serena’yı alsa ve Richard’ı da hikâyesinde mühim bir yere yerleştirse bunlar yaşanmazmış. Fakat senaryo, bu adamın isminin bilmeyenler tarafından ezberlenmesini ve onu kötü biri olarak bilenlerin de takdirini kazanmaya odaklı. Bu sebepten gelgitlerin hepsi süperstarlarımızın babası etrafında şekilleniyor. Sanki oyunu oynayan onlar değilmiş, buralara gelmelerinde doğuştan sahip oldukları yeteneklerin etkisi yokmuş gibi Richard’ın yoktan var ettiğini iddia edecek kadar da ölçüsüz bir anlatı var. Tüm bu dengeyi sağlamak üzere kullandığı anne karakteri bile baş kaldırdığı kadar boyun da eğiyor bu ilkel erilliğe. Dolayısıyla da film olarak seyircinin ilgisini çekebileceği o noktaya asla gelemiyor King Richard. Geldiği noktada da “Richard ne dediyse öyle oldu.” diyerek yine onun günahlarını temizliyor.

Biçimde bir nebze farklılık mevcut elbet. Klasik biyografilerden farklı olarak bir özet çıkarmaktansa her sahnenin sütünü sonuna kadar sağmayı tercih etmiş Green. Bunda direkt kameraya oynayan ve “oynadığını” asla saklamayan Will Smith’in karikatürize performansıyla payı da büyük. Ama o kadar büyük bir öykü var ki bu altın heykelcik sevdasının arkasına gizlenmiş, bu tercihler yeterli gelmiyor. Mesela medyanın bu iki kadından sırf kadın oldukları için nasıl korktuğunu, maruz kaldıkları mizojiniyi, tamamen üst sınıfa atanmış beyaz bir sporun çehresini nasıl değiştirdiklerini, bugün bile başarılarının yanından geçebilecek tek bir aday dahi olmadığını ve tüm bunları yapmaya çok genç yaşta başladıklarının altının çizilmesini isterdim. Ama onun yerine bencil, problematik, şansı yaver gittiği için “kral” ilan edilmiş bir babanın buhranlarını izledik. Ne acı…

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

2 Yorum

  1. Berkan

    Ufak bir duzeltme. Serena kariyeri itibari ile gelmis gecmis en iyi 3 kadin tenisciden biri sayilabilir ama Venus ilk 20 e bile giremez bu konuda. O sebeple gelmis gecmis en iyi 2 kadin tenisci tanimi cok da gercegi yansitmiyor. Ayrica kisisel tavsiyem Serena’nin tenis tarihinde yaptigi cirkeflikleri bulup izleyebilirseniz (youtube), babasinin bu yazida bahsettiginiz kisisel ihtiraslarinin birebir yansimasini gorebilirsiniz. Babasi ne kadar sevilmeyen biri ise kizi Serena da tum basarilarina ragmen bol miktarda hater’i olan biri.
    Selamlar

    Yanıt
  2. Berkan

    Bir not daha:
    ”bugün bile başarılarının yanından geçebilecek tek bir aday dahi olmadığını ve tüm bunları yapmaya çok genç yaşta başladıklarının altının çizilmesini isterdim”
    Onlarin koltuguna aday ve gercekten cok yetenekli birkac siyahi tenisci geldi ama yine ilk yorumumda bahsettigim gibi Serena’nin karakteri,ihtirasi ve basarisini asla baska biri ile paylasmak istememesi sonucu o genclere sahne arkasinda yaptigi psikolojik zorbalik sonucu herbiri sahneden silindi.

    Yanıt

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.