C’mon C’mon

C’mon C’mon

C'mon C'mon
Yönetmen & Senaryo: Mike Mills | Oyuncular: Joaquin Phoenix, Gaby Hoffmann, Woody Norman, Scoot McNairy, Molly Webster, Jabouki Young-White | 109 dakika | Drama

Anlaşmakta güçlük çektiğim yönetmenlerden Mike Mills, beklentilerimi düşürmeme yardımcı olan önceki filmleri Beginners ve 20th Century Women’ın ardından C’mon C’mon ile beni hazırlıksız yakaladı. Joaquin Phoenix’le bir araya geldiği, hem ebeveynlerimize hem de New York’a özel bir aşk mektubu denilebilecek film, bildiğimiz ve bilip de yüksek sesle dile getirmediğimiz gerçekleri buluşturuyor. Kız kardeşi, bipolar nöbetleri sebebiyle evi terk eden eşinin peşine düşebilsin diye, yeğeni Jesse’ye bakmayı kabul eden Johnny isimli ana karakterimiz, radyo için çalışan bir gazeteci. Çocuklarla bir araya gelip onlara yönelttiği zor sorulardan aldığı basit cevaplarla üstünde yaşadığımız gezegene dair kaygılarını somutlaştıran da bir yetişkin aynı zamanda. Yeğeniyle vakit geçirmesinin ardında, annesinin ölümünden sonra ailesinden bir yıl boyunca uzak durmasının özrünü dilemek olsa da, çalıştığı projesi için kaynak olabilecek bir bağ üretme ve aslında yeni jenerasyonu tanımaya çalışma motivasyonu da mevcut elbette. Detroit’ten Los Angeles’a, ardından New York’a ve sonrasında da New Orleans’a uğrayan C’mon C’mon ile Mike Mills, her zaman yaptığı gibi onun dilinden konuşan karakterlerini çoğalma neticesinde ortaya çıkan kan bağının varlık gösterdiği bir ortamda inceliyor ve hayata dair gözlemlerini senaryosu dahilinde düşe kalka kurgulamaya, son cümlesini bulmaya çalışıyor.

Mills’in çok dürüst ve kendi özel yaşantısını ilham kaynağı olarak kullanmaktan çekinmeyen bir sinemacı olduğunun altını çizerek gireyim söze. Daha önce babasının geç yaşında açılmasını hikâyeleştirmiş, yetmişli yıllarda kadın olmayı annesi ve ablasının mücadeleleriyle anlatmaya soyunmuştu. Bu seferse bugünden geleceğe bakarak, ama toplumun en küçük birimiyle olan alakası yine merkeze denk düşecek şekilde, bir deneme gerçekleştiriyor. Hakikatli bir egzersiz C’mon C’mon. Doğaçlama kokusunun geldiği sahne sayısı bir hayli fazla. Ekolojinin ihtiyaç duyduklarını dolambaçsız bir yoldan ifade etmeye çalışırken yarınlara ne bırakıyoruz ve o yarınlarda yaşayacak olanlar ne düşünüyor soruları arasında hep aynı yerde nöbet tutuyor esasında. O da ne? Duygusal zekasını dile dökebilen yegâne canlılar olarak ürerken geçmişle gelecek arasında hepimizin bir köprü oluşturması. Ebeveynlik adını verdiğimiz bu delilik hâlinde tek bir doğru bulunmadığı gibi kutsal addedilmiş bu görevin de aslında yetiştirmekten çok birlikte büyümekten geçtiğini vurgulanıyor.

C’mon C’mon için egzersiz dememin esas sebebi ise eski ve yeni nesili bir araya getiren filmlerden farklı olarak, karşımızda küçükleri dinlemeye pek niyetli bir yapım olması. Ayrıca kötülükten sakındığımız çocukların aslında bir şekilde o beyazına siyah çalmış gerçeklerle örülü bir toprağa ayak bastığının farkında. Belki de büyüdükten sonra kendi mazimize bakıp not ettiğimiz travmaların bilincinde ve bunlara travma da diyebilen bir nesil artık anne baba olabildiği içindir bilinmez, Mike Mills eğilerek, kelimelerini yalınlaştırarak iletişim kurmuyor gençlerle. Neyse onu konuşuyor, onu görüyor, onu izliyor. Öyle ki elinin değdiği herkese de destek çıkıyor. Toplum olarak anneler üzerinde kurduğumuz baskıya veryansın edip, hatalara mahal veren güvenli bir alanda evlat yetiştirmenin makbul olmasından dem vuruyor örneğin. Sonra da perspektifini değiştirip, steril bir habitatta büyümenin çocuklarımızı realiteden koparmak için yeterli gelmeyeceğini belirtiyor. En sertiyle değil belki ama hayatına değdiği kadarını bilme özgürlüklerini ellerine verelim istiyor, çocuk yetiştirmek zor biliyorum diye destek çıkarken yolda öğrenilenlerin değerin hatırlatıyor.

Bu mini şaheser, teknik anlamda da yönetmenin zirvesi. Siyah beyaz tercihi, kuşbakışı manzaralarla gezdirdiği şehirlere yakıştığı kadar akademik bir makalenin herkese dokunacak paragrafını baştan sona okuyarak biçimiyle oynadığı filmine de farklı bir anlam yüklemiş sanki. Bu sayede, C’mon C’mon tam olarak bugüne ayak basarken, bir taraftan da zamansızlaşıyor. Haricinde Joaquin Phoenix’in perdenin ve tekstin ötesine geçen, rol arkadaşı Woody Norman’la kimyasına da değinmeden olmaz. Emprovizasyonun devreye girdiği ikili sahneleri, tamamen duygular coğrafyasında ikamet eden yapımın da bel kemiğini oluşturuyor. Dünya dönüp her gün daha da zor, yaşanmaz bir yer olurken bu dayı – yeğen ilişkisiyle teselli ediliyoruz âdeta. Her şeyi söylemenin mümkün olduğu yere yaklaşmışken, anlatamadıklarımız onların sevgi boca edilmiş iletişiminde can buldukça da umutlanıyoruz.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.