And Just Like That… (Mini Dizi)

And Just Like That… (Mini Dizi)

Yaratıcı: Michael Patrick King | Oyuncular: Sarah Jessica Parker, Cynthia Nixon, Kristin Davis, Mario Cantone, David Eigenberg, Willie Garson, Evan Handler, Sara Ramirez, Chris Noth, Sarita Choudhury, Nicole Ari Parker, Karen Pittman, Bobby Lee, Chris Jackson, LeRoy McClain | 45 dakika | HBO Max

And Just Like That hakkında konuşmak için neden bu kadar bekledim inanın bilmiyorum. Sex and the City dizisinin 18 sene önce yaptığı finalin ardından, Samantha’sız olsa da Carrie, Miranda ve Charlotte’ın dönüşü sosyal medyada negatif tepkilerle cebelleşti. Ancak ben kalabalığın aksine, And Just Like That’i çok büyük keyifle tüketenlerdenim. Bu sebeple bir yerlere ağlamak, haykırmak, veryansın etmek için niye rötar yaptığımı hiçbir şekilde çözemiyorum. Neyse geç olsun güç olmasınların anavatanı Oscar Boy’da bugün konumuz, yeniden diriltilen ve bir film olarak harcanmaktansa bütün karakterleri bugünün ışığında sergilemeye niyetli bir iş, Sex and the City’nin devamı niteliğindeki And Just Like That. Michael Patrick King’in yaratıcısı olduğu yapım bir ayrılık ertesi, tam da pandeminin bütün dünyayı dört duvar arasına sıkıştırdığı yıl eşlik etmişti bana. Klinik olduğu resmileşmese de öyleymiş gibi sahiplendiğim depresyonum, battal boy polarlarım ve acıyla yiyerek baş ederken mideye indirdiklerimle birlikte hayatımın önemli bir parçası hâline dönüştü bu dört kadın. 2020’lerden dönüp baktığınızda paslanmış duran fobilerine, önyargılarına, utandırmalarına karşın özünde otuzlarında hayatla başa çıkmaya çalışan dört bekar kadının ve daha da önemlisi arkadaşın öyküsüydü Sex and the City. Beni de tam olarak buradan yakaladı zaten. Hem sevip hem de sevilirken hissettiklerimi yarama tuz basar gibi hatırlatıp bir taraftan da sokağa çıkma yasağına karşı koyuyormuşum gibi New York sokaklarında gezdirdi. Değeri büyük, yeri epey kıymetli özetle.

And Just Like That’in başına, Carrie’nin kıyafet odası detayı haricinde aradaki fecaat perde deneyimlerinden hafızama bir şey atamamış olmanın korkusuyla oturdum. Taze olduğu için ezberimden henüz tek bir satırı silinmemiş hatırama saygısızlık etmesinden çok çekindim. Ama öyle olmadı işte. Çünkü King ile ekibi, insan ilişkileri konusunda her daim realist davranmayı seçen ve belki de ikili iletişimimizle ilgili bu kadar evrensel olabilmeyi başaran gözlemler yapabildiğinden, yirmi senelik aranın ardından da kimsenin zamana karşı koyamayacağının kabulü ile girmiş meseleye. Karşımızda tanıdığımız, ama artık ellilerinde beyaz kadınlar olduklarının bilincinde bir Carrie, Charlotte ve Miranda var. Gerçek dünyada, bu entelektüel birikime sahip insanların bunun ağırlığı ve hatta yarattığı suçluluk duygusuyla hareket edeceğini de göz önünde bulundurarak buna göre sınava tutuyor karakterlerini King. Kuir terimlerin şemsiyesinde zorladığı Charlotte’ı hiç siyah arkadaş olmamasıyla yüzleştiriyor. Yanlış yapmak istemeyen Miranda’ya eylemlerinin özneleri karşısında çuvallaması için imkânlar yaratıyor. Ve en çarpıcısı tabii, aşk için yaşamış Carrie’ye de acıların en büyüğünü tanıtıyor.

Benim gönlüm, sevmelere doyamadığımız kadınların şimdi orta yaşlarında, New York gibi dünyanın en büyük kozmopolitlerinden birinde, yüksek gelirli sınıfa ait hayatlar sürerken ayrıcalıklarının onlara verdiği armağanların ve deneyimlerinden alıp götürdüklerinin bilincine varmış hâllerinden pek razı açıkçası. O jenerasyona ait birinin yönelimiyle ilgili geç de olsa bir keşfe çıkmış olmasını garip karşılamıyor, siyah arkadaşına mahcup olmamak için sürekli çaba sarf eden beyazlığı gerçekdışı bulmuyorum. Ve hatta dizinin yenilenmesinin ardından ritmini bu kadar hızlı oturtabilmesini de takdir ediyorum. Sex and the City “mirasının” yapıtaşlarından Steve ve Mr Big’i tek kalemde bir kenara atmak cesaret istediği gibi, onları portreden çıkarmasının ardından bir boşluğa düşülmemesi, yeni keşiflerde bulunması ayrı bir başarı. Ve tabii tüm bu renovasyon içerisinde Kim Cattrall’ın Samantha karakteri için diziye dönmek istemeyişiyle birlikte onu yok etmektense anısına saygı göstererek de hanesine artı puan yazdırıyoruz hiç şüphesiz.

Doksanlardan bugüne taşınmış bir yapımın ayarlarıyla oynanmasına gösterilen direnci rafa kaldırıp sadede gelecek olursak, ölümün yaşıtlarına sıçradığı, yaş alan kadınlara toplum tarafından baskılanan güzellik normlarıyla boğuşulduğu, arkadaşlıkların birlik kadar ayrılık da barındırdığını söyleyen And Just Like That, SATC’nin geç ama sadık hayranlarından biri olarak beni tatmin etti diyebiliyorum. O yüzden bu serüvenin devam etmeyecek olması, en az sezon prömiyerinde bizi hazırlıksız yakalayan ölüm haberi kadar dokundu bana. Üstelik bu sefer bir daha geri dönmeme ihtimali de var Michael Patrick King’in. Che ile Miranda’ya ne olacak, Seema’sız günler nasıl geçecek suallerini cevapsız bıraktığımız karanlık günler kapımızda.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.