Bullet Train

Bullet Train

bullet train
Yönetmen: David Leitch | Oyuncular: Brad Pitt, Joey King, Aaron Taylor-Johnson, Brian Tyree Henry, Andrew Koji, Hiroyuki Sanada, Michael Shannon, Bad Bunny, Sandra Bullock, Zazie Beetz, Logan Lerman, Masi Oka, Karen Fukuhara, Channing Tatum, Ryan Reynolds | 126 dakika | Senaryo: Zak Olkewizc (uyarlama), Kōtarō Isaka (roman) | Japonya, ABD | Aksiyon, Komedi, Gerilim

Kayda değer, ticari ya da eleştirel bir başarısı olmamasına rağmen beyazperdeye uyarlanan Kōtarō Isaka romanı Bullet Train, yapısal olarak Guy Ritchie filmografisinin ilk safhalarındaki taşkınlıklarını andırıyor. Brad Pitt’in kariyerinin neredeyse ikinci baharı sayılabilecek yeni sayfalarında neden bir parçası olmayı tercih ettiğini anlayamadığımız proje, farklı görevler için bindikleri hızlı trende bir şekilde rotalarının kesiştiğini idrak eden suikastçileri konu almakta. Aaron Taylor-Johnson, Brian Tyree Henry ve Joey King gibi televizyonla üne erişmiş isimlerin çoğunlukla olduğu şenlikli kadrosu bir takım sürpriz yüzler de içermekte hatta. Ama en nihayetinde, kaşesi yüksek ve kalabalık kastından ötede bir yerde, Bullet Train ticari beklentisi olduğunu saklamayan klasik bir gişe filmi olarak dikiliyor karşımıza. Yönetmen koltuğunda oturan, daha evvel Atomic Blonde, Deadpool 2, Hobbs & Shaw ve benzeri işleriyle kariyerini hangi yönde şekillendireceğinin sinyallerini veren David Leitch, tehlikeli aksiyon sahnesi dublörlüğünden gelen geçmişinin izlerini silmemekte ısrarcı. Bullet Train de dublör koordinatörlüğüne kadar geniş bir alanı kapsayan CV’sinin hakkını veren nitelikte bir aksiyon dozuna sahip.

Tek, ancak dinamik bir mekan kullanımıyla seyircisinin ilgisini ayakta tutan Bullet Train, elbette coğrafya değiştirince oldukça Batı merkezci bir sosa bulandırılmış. Dolayısıyla yüzlerle hikâyenin birbirinin karşılığını sağlayamadığı anlar çoğunlukta. Modern aksiyonların en büyük silahlarından biri hâline dönüşen komedi unsuru filmin her ilmeğine işlenmiş. Brad Pitt’in Burn After Reading’ten aşina olduğumuz, kendini ciddiye almayan tavrıyla birlikte Bullet Train, artık üretimi duran büyük starlı lokomotif-gişe canavarı filmi prototipinde bir yere konumlanıyor. Devamlılık ya da tutarlılıktan yana bir iddiası olmadığı gibi, bu kaos içerisinde açıklanmaya ihtiyaç duymayan pek çok ayrıntısını da hızlı akışı içerisinde kaybolabilir diyerek defalarca dallanıp budaklandırıyor film. Buna rağmen kan kaybetmiyor oluşu ilginç tabii. Ancak aklınıza gelen her şeyi dev bir mutfak robotunun maksimum seviyesine kadar doldurup makineyi çalıştıran ve izlememizi buyuran Bullet Train’in kulvarı ve uzmanlık alanı da tam olarak burası aslında.

Güldüren değil gülünçleşen mizahı, Marvel evreninin milyon dolarlar kazanan oyuncularına kötü komedi yazarları tarafından yazılmış içler acısı esprileri hatırlatmakta. Biraz da bahsini ettiği kültürleri fazlasıyla karikatürize bir biçime büründürme gafletine düşmüş Leitch. Neredeyse Temel fıkralarını hatırlatan kontrastlarının kendi içerisinde de evrildiği çok enteresan bir manzara var. Artık çıkışı bulamayacağımızı düşündürdüğü bir yerde filmindeki beyaz olmayan bütün karakterlerin ölü, yaralı ya da kaybetmiş olmadığı bir virajdan geçiyor. Bunu sonrasında toparlayıp koşulları eşitlese ve hatta birlik olunduğu müddetçe doğru yola baş koyulabileceğini ima etse de, nihayetinde özgürlüğü ve yaşama hakkını verirken beyaz adamın desteğini kullanması, tüm bu marazı yaratanın alnının akıyla bu olaylar zincirinden çizik dahi almadan çıkması enteresan. Tabii Bullet Train bu bağlamda okunmaya açık bir film mi ve David Leitch gerçekten “O vizyoner mi?” sorularına cevap aramaya kalkıştığınızda geri adım atmak mümkün. Sanırım Channing Tatum’la Sandra Bullock The Lost City sonrası ne kadar da güzel iade-i ziyaret yapmış diyerek, patlamış mısıra verdiğiniz parayı düşünmeden bir sinema salonu ziyareti yapmaktan başka bir eylem bu filme ve amacına fazla.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

1 Yorum

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.