TÁR

TÁR

TÁR
Yönetmen & Senaryo: Todd Field | Oyuncular: Cate Blanchett, Noémie Merlant, Nina Hoss, Sophie Kauer, Julian Glover, Allan Corduner, Mark Strong | ABD, Almanya, 158′ | Dram

In the Bedroom (2001) ve Little Children (2006) ertesi uzun bir sessizliğe bürünmüştü Todd Field. 20. yüzyılın ilk büyük politik hareketi sayılan Meksika Devrimi’ni anlatan bir film yapacağı söyleniyordu, olmadı. Sonra Showtime’la Jonathan Franzen romanı Purity’i mini dizi formatında seyirciyle buluşturmak için el sıkıştı. Bu sefer de bütçeyi yeterli görmeyip projeden çekildi. 79. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve Cate Blanchett’e festivalde En İyi Kadın Oyuncu ödülü getiren TÁR bu sebeple pek kıymetli bir yapım. Modern Amerikan Bağımsız Sineması’nın en yetenekli anlatıcılarından birinin 15 sene sonra sinemaya dönüşünü temsil ediyor. Bu süreç boyunca sektörün değişen dinamiklerini, endüstrinin sessizlikten güç alan istismara dayalı yapısını, sanatla sanatçıyı tekil değerlendirmeye meyilli kültürü gözlemlemiş olacak ki Field, iki uzun metrajlısında da baskın gelen evlilik, bağlılık, aile kavramlarının beyhudeliğini bir kenara bırakmış ve bugünü yakından ilgilendiren bir meseleye girişmiş. Tamamen kurmaca, Lydia Tár adında, dünyaca ünlü, çok başarılı, EGOT (Emmy, Grammy, Oscar ve Tony ödüllerinin dördünü de verenlere söylenen kısaltma) yapmış, Alman Filarmoni Orkestrası’nın ilk kadın şefi olma şerefine layık görülmüş birinin etrafında dönüyor film. İnsanı korkutan derecedeki yetenekleriyle elde ettiği statüden zehirlenmiş, tabir-i caizse ciğeri beş para etmez, hak edilmiş muvaffakiyetlerini yanlış kararlarıyla gölgeleyen biri bu. Sektörü fark etmeksizin, edindiği ün sayesinde toplumun tanıdığı ve etrafındaki herkesi türlü yollarla sömürmüş ana karakterinin adı başka olsa da, bir şekilde hepimiz için tanıdık tabii Lydia. Ama tek bir farkla… Todd Field, erkeklerin tahmin edilebilir içgüdüleriyle kirlettiği konuma bir kadını yerleştirmiş.

Daha film açıldığı anda anlıyoruz Lydia Tár’ın nasıl biri olduğunu. New Yorker’dan bir gazeteciyle yaptığı röportajda kulağımıza hiç ilişmemiş yabancı bir dilden konuşuyormuş gibi hissettiriyor. Julliard mezunu bir müzisyen olmadığımız için tercüme edemesek de dillendirdiklerini, her hareketinden karşımızda bilgisini satmaktan haz duyan biri oldu besbelli. Bitmek bilmeyen referanslarında, ellerini kullanış biçiminde, o ana verdiği değeri hissettiren bakışlarında ve hatta koltukta oturuş biçiminde bile tevazunun esamesi okunmuyor. Kariyerinin zirve noktasında durduğunu anladığımız Lydia’yı bütün kusurlarıyla teşhir eden bir ışıkta izliyoruz sonra. Aynı kurulda görev alan ve müziğe gönül vermiş arkadaşına gösterdiği muamelede, kendi orkestrasından Sharon’la yıllanmış ilişkisinde, yardımcı kondüktör konumuna layık görmediği asistanı Francesca’yı hakkında çok şey bildiği için sindirmeye çalışmasında, kızının okulundaki minik zorbalara patronluk taslayışında, aldığı yeni çellistle kurma gayreti gösterdiği muhabbetinde… Bilmesi keyifli, tanıması acı veren bir canavarla rastlaştığımızın farkına varıyoruz.

Ego denilen yırtıcı varlığın beslendikçe insanı neye dönüştürebileceğine dair sayısız film izlemiştir. TÁR, tam olarak burasıyla ilgilenmiyor meselenin. Geç kalınmış bir vakanın son günlerinden yoğunlaşıyor çünkü. Ama yine aynı serginin birbirine yakın koridorlarındayız sanki. Ayrıcalıklara çıkan merdivenler tırmanılınca yalnızlaşıyor kişi. O sakinlikte egosuyla geçirdiği vaktin süresi artıyor. Aynadaki yansımasında sadece kendini değil, onu buraya getirenlerin gördüğü ismi, etiketi, pozisyonu ya da adı her neyse onu da görmeye başlıyor. Uğruna üstüne bastığı insanlar kimliksizleşiyor, üstelik alçak yöntemleri tekerrür eden bir motif oluyor. İntihara sürüklediği eski çalışma arkadaşının varlığını hatırlayınca bocalayan, hakkında çıkan yazılarda gerçekleri duydukça nefesi daralan, öğrencisinin kaygılarını kendi çağ dışı fikirleriyle tepelemeye çalışan Lydia’nın alıştığı o usuller de asıl kırılma noktası oluyor öyküsünde. Anlattığı insanlar hakkında fikir beyan etmemesiyle ve tarafsız bir kaleme sahip olmasıyla bilinen Todd Field, alışkılarımız elimizden alındığında düşünce gücüne sahip mevcudiyetlerimizin nasıl depremler yaşandığına çok hakim. Karda yürüyüp izini belli etmeden tahtında senelerce oturmuş Lydia’yı da böyle vuruyor ilk etapta. Şöhreti okyanusları aşmış bir orkestra şefinin yıllarca aldığı kararlar domino taşı oluyor ve film de tek darbeyle devirme işini başlatıyor.

İfşa ve iptal kelimelerinin hayatımızın önemli bir parçası olmasıyla birlikte, üretmeye son dekatta başlamamış hikâye anlatıcılarının çağdaş politik iklimle ilgili bağnaz fikirleri de teker teker gün yüzüne çıkmaya başladı biliyorsunuz ki. Kimileri bunu eserlerine monte ediyor, kimileri de oraya buraya verdiği demeçlerde fikirlerinin üstüne sifon çekiyor. Todd Field, bu devrimci, asırlık sessizliğe çığlık atan yeni kültürle ilgili çok söz söylemeye girişmemiş. Zaten anlatmaktan ziyade gözlemlemeyi seven bir yönetmen olduğunu da biliyorduk. Ancak Cate Blanchett için rolün cinsiyetinin değişmesiyle birlikte TÁR, istismarın atanmış eşeyin de koşul bellemediğine dair bir kapıya çıkıyor. Bunun üstünü kendini “baba” olarak tanımlayan ve her anlamda erkeklere atanmış eylemleri gerçekleştiren bir karakter inşa ederek kapatmış. Yine de tartışmaya, etüt etmeye açık bir konu.

Yıkımını izlemesi zevk veren Lydia Tár’ın karakter çalışmasında esas sermaye Cate Blanchett tabii. Sinema tarihinin unutulmayacak karakterleri arasına adını yazdırmış Carol’dan sonra onun şefkatinden ve insaniliğinden yoksun başka bir lezbiyen olarak çıkıyor bu defa karşımızda. Filmin çalışılmış olanı eforsuz gösterme misyonunda da seriyi Blanchett başlatıyor. Fiziksel oyununda başından sonuna bu zeki, acımasız, vahşi kadını ilginç kılmayı başaran, adi, habis, illet  varlığını izleten bir katman var. Ve kazıyıp başka yönlerini gördükçe giderek zenginleşiyor performansı. Üçüncü Oscar sohbetinin erkenden başlamasını anlamlandırmak kolaylaşıyor. Burada elbette Blanchett’e belki eşlik ettiği söylenebilecek, belki de öncülü olup ilham aldığı iddia edilebilecek önemli bir kısım da var tabii: Todd Field’ın magnum opus denemesinde seçtiği yol. Anca sanatla haşır neşir olmuş birinin yazabileceği metnini perdeye aktarırken harcadığı emek, ayrıntıya verdiği önem kıskanılacak cinsten. Sadece büyük ve boş evlerle, geniş caddelerle, mavisi siyahına çalmış alacakaranlıklarla, gerçeğe aykırı tek bir yola sapmadan yaratıyor korku filmlerini andıran gerilimini. Görüntü yönetmeni Florian Hoffmeister’la ortaya çıkardıkları iş, düpedüz ustalık izleri taşıyor.

İtiraz edecek bir ayrıntı dile getirmek zor benim için. Beğenmenin de ötesinde büyülendiğimi itiraf etmem gerek. Dolayısıyla müşkül durumdaki bir orkestra şefinin Asya’da cosplay yapmış fanlara düşmüş olması durumu ırkçı mı sorusu geldiğinde, tüketim alışkanlıklarının klasik müzik özelindeki yansımasında Asya ne yazık ki bu konuma düşüyor diyerek kaçamak cevaplar vererek kurtarmaya çalışıyorum kendimi. Kabahatlerinin farkına varmayan ve bu uğurda özür dilemeyen, doğru adımlar atmayanlara kendi endüstrilerindeki en alt katmana doğru yol vermesi başarılı hatta bana kalırsa. Buradan cinsiyetsizliğe de uzanmak mümkün ayrıca. Lydia bir erkek olsaydı, istismarın kitabını yazmış Johnny Depp gibi hayranları tarafından aklanır, çalışmak için kıta değiştirmez, ülkesinin en büyük pop yıldızı tarafından iç çamaşırı markasının defilesine çıkartılırdı, öyle değil mi?

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Queer. İkizler. 2009 yılında esas odağı ödül sezonu olan Oscar Boy'u kurdu ve 2014'ten beri de O Podcast'in moderatörlüğünü yapmakta. Drag Race tutkunu, içerik oburu, lubunyaların dostu, fobiklerin düşmanı.

Bir Cevap Yazın