Babylon

Babylon

Yönetmen & Senaryo: Damien Chazelle | Oyuncular: Diego Calva, Margot Robbie, Brad Pitt, Jean Smart, Jovan Adepo, Li Jun Li, Olivia Hamilton, P.J. Byrne, Lukas Haas, Max Minghella, Katherine Waterston, Tobey Maguire, Flea, Eric Roberts, Rory Scovel, Samara Weaving, Olivia Wilde, Spike Jonze, Chloe Fineman | ABD | 189′ | Drama, Komedi

babylonOscar ödüllü yönetmen Damien Chazelle’in bugüne kadar izlediğimiz üç uzun metrajlı filmi oldu. İlki Whiplash, Chazelle’in tutkulu bir anlatıcı olacağını işaret eden kurgusuyla bizi koltuklarımıza zımbaladı. İkincisi La La Land, sinemaya duyduğu aşkın vücut bulmuş hâliydi. Hollywood’un sermayesini oluşturan müzikal türünde, kılıfı çağdaş, ama klasik hikâye çatısını öksüz bırakmayan bir aşkı merkezine aldı. Üçüncüsü First Man’le de gittik, hep birlikte Ay’a ayak bastık. Neil Armstrong’un tarihe not düşülmüş epik seyahatini daha da anlamlandıran detaylarla temaşanın ölçeğine ayar çekti. Ve şimdi aslında yaptığı, büyük demekten çekinmediğimiz her filmle sinyallerini verdiği bir işe kalkışıyor Chazelle. Çok sevdiği ve bir parçası olmaktan hem gurur duyduğu, hem de utandığı Hollywood’u, herhangi bir şeyin arkasına saklanmadan merkezine alıyor. Sinemanın sessiz döneminden çıktığı 1920’li yıllarda geçen Babylon, Clara Bow, Anna May Wong ve John Gilbert gibi pek çok efsanenin kariyerlerini hatırlatan karakterleri eşliğinde altın çağın biçim değiştirişini anlatıyor. Kimileri için çöküş, kimileri için de yükselişi temsil eden büyük dönemeçten bugün bile karşılığını bulabilecek bir yozlaşmayı, zulmü, adaletsizliği kenara alarak sinemanın ölümsüzlüğüyle de yeni bir muhabbet açıyor Chazelle. Ürküten ama eğlendirmekten de geri kalmayan ve tarihin tozlu sayfalarında mesai harcadığını belli eden bir hiciv diye de özetlenebilir. Tezatların kondüktörlüğünü yaparak yedinci sanata olan sevdasını sahneye koyuyor. Hem de harcadığı parayı sakınmadan, bir yönetmen olarak kamerayla türlü egzersizlere girişmekten geri kalmadan, zarafetle kodlandırılmış bir zaman aralığında takkeyi düşürüp keli göstermekten utanmadan…

Babylon başladığı anda dev bir prodüksiyon izleyeceğimizi anlıyoruz. Ana karakteri Manny, çölün ortasındaki kum birikintilerinin zirvelerine yapılmış lüks evlerden ibaret olan şehirde bir fili, meşhur Hollywood partilerinden birine götürmeye çalışıyor. Yolculuğu sırasında da ona yardım eli uzatan herkes, karşılığında bu şaşalı geceye dahil edilmeyi şart koşunca hedonizme havlu attıran, kokaini, seksi, fetişi bol dünyanın cezbediciliği iyice onanıyor. Ardından yavaş yavaş fantezi ürünü manzaraları arka planda bırakarak biraz zedelemeye girişiyor gözümüzde büyüttüğümüz çağı Chazelle. Birbirinden uç örnekleri arasına da bir takım karakterler yerleştiriyor. Brad Pitt’in canlandırdığı Jack Conrad son büyük günlerini yaşıyor, Margot Robbie’nin Nellie LaRoy’u oyuncu olabilme hayalini gerçekleştirmek namına kapıları zorluyor. Esen deli rüzgârların peşi sıra koşanların içinde Elinor St. John (Jean Smart) kalemini kılıçtan keskin bir biçimde kullanırken Lady Fay Zhu (Li Jun Li) ve Sidney Palmer (Jovan Adepo) birer vitrin objesine dönüşerek çoğunluğu beyaz bir Hollywood’ta ya ilk vazgeçilenler oluyor ya da sadece sermaye sahiplerinin uygun gördükleri sınırlarda var olabileceklerini kavrıyor diğer taraftan da. Hep aynı kapıya çıkıyor kısacası Babylon: Hollywood hiçbir zaman temiz bir yer olmadı ve asla da olmayacak.

Tanrı’nın Nemrut tarafından inşa edilmiş kuleyi, halkın kibrini ve dejenerasyonunu görüp yerle yeksan etmesi gibi teker teker bütün taşların yerlerinden çıkarıldığı Hollywood portresi, Chazelle’in filmografisinde kati surette sırıtmıyor. Fakat bu defa biçimsel olarak aşırıya kaçırmış hikâye dekorunu. Fillerin açıp timsahların kapadığı, güneşin son demlerini yakalamaya çalışan bir film setindeki üstün mücadelenin yer bulduğu, partisindeki her anın koreografisi tasarlanmış bir kakafoni çekmiş. Zaten senaryodaki her sayfayı bir dakikaya sığdırınca tempo otomatik olarak yükselmiş ve bununla birlikte elini de hep büyük oynamış Chazelle. 80 milyonluk bütçesinin her bir sentini hissettirmeye adamış gibi kendini. Yığınla karakter, yığınla altplan arasında çiçekten çiçeğe konmuş. Oradaki doyumsuzluğu biraz da kendi benimsemiş, buna şüphe yok. Maksadını esirgemeden dalmış açık denizlere. Ama sorun şu ki, araç hâkimiyetini bir noktada öyle bir kaybetmiş ki seyircisini coşkulandırmak için kullandığı her araç zedelemeye başlamış bir noktadan itibaren Babylon’u.

Açıldığı gibi kapanmıyor ne yazık ki Damien Chazelle’in yeni filmi. Baştaki kontrollü dağınıklık, finale doğru bir adet göstermelik siyah, bir adet göstermelik kuir, bir adet göstermelik hiper feminen kadın karakterinin hikâyelerini savsakça kapadığı bir mezarlığa dönüşüyor. Vakit ayırmasının şart olduğu tonlarca isim mevcutken akışta bir bağlamı bulunmayan, o dönemin Hollywood’a kadar eli uzanan uyuşturucu mafyalarını temsilen James McKay (Tobey Maguire) giriyor örneğin hop diye sahneye. Kendi tercihlerinin kurbanı oluyor Babylon. Bir grupla izleyici bağ kursun diye uğraşıyor, sonra da hızlıca çıkarıyor onları kadrajdan. Lady Fay Zhu’yu, Sidney Palmer’ı jet hızıyla çekiyor kenara. Tüm öyküsünü üzerine inşa ettiği Nellie LaRoy’u klişe bir parti sahnesinde yerin dibine batırıp, hayal kırıklığına sebep veren bir biçimde karanlıklara itiyor. Yerlerine Babil’in yeraltındaki katlarında hazlarını tatmin eden, milisaniye görmediğimiz vücutlar konduruyor. Ne için diye düşünüyorum işte bu yüzden. Ne için? İlk yarıdaki bütün fikirlerine harcadığı parayı tükettiğinden mi?

Justin Hurwitz’in La La Land’i hatırlatan melodiler barındırmaktaki müthiş besteleri ve Linus Sandgren’in açık alanda vuku bulan her sahnede zirve yapan sinematografisinin arasına sıkışmış müsrif, bir o kadar da kaba Damien Chazelle. Sinemaya aşkını klişe kamera açılarıyla pekiştirip, irilik tutkusuyla göz boyuyor yalnızca. Kapanışta da bir anda 1950’li yıllara atlayıp Manny gibi sinemaya sevdalanmış biz fânileri tarihte bir yolculuğa çıkarıyor çok sevdiğimiz filmlerden kareler göstererek. Ama buna bir hazırlık yapmadığı için ne kadar etkili olduğu tartışmaya açık. Film nihayet bittiği için ağlamanın bile mantıklı sayılacağı türden bir iletişimsizlik var makara yakan kapanışla öncesi arasında. Tek merak ettiğim bu hikâyedeki Manny olarak kimi gördüğü? Ona ihanet eden endüstrinin ve Nellie’nin ardından gözyaşı döken Diego Calva gibi Chazelle’in de bir yerlerde canı yanmış olmalı. Tabii keşke bu acısını üç saati aşkın bir figan biçiminde servis etmeseydi.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. Kuir. İkizler. 2009'da ödül sezonu portalı Oscar Boy’u kurarak sinema yazarlığına başladı. 2014’ten beri O Podcast’in moderatörlüğünü yapıyor. 2023 yılında da SİYAD üyesi oldu.

Yorum yazın...