Takip et

Eleştiri

Sundance Rüzgârları: You Hurt My Feelings, Polite Society ve The Starling Girl

tarihinde yayınlandı.

Yaz gelince sıcağın bana verdiği yetkiye dayanarak öyle bir tembelleşiyorum ki, toplasanız 20 yazı çıkaramıyorum Oscar Boy’da. Ama hazır cehennem sıcakları yerini tatlı meltemlere bırakmışken, sene başında Sundance’te gösterimini yapan ve Türkiye’de bir dağıtımcısı bulunmayan üç filmle yeşillendireyim dedim sitenin sayfalarını. Nicole Holofcener’in Enough Said ertesi bir kez daha Julia Louis-Dreyfus’la çalıştığı You Hurt My Feelings, We Are Lady Parts dizisinin yaratıcısından anarşist/feminist Polite Society ve Sharp Objects’le kalplerimizi kazanan Eliza Scanlen’ın başrolünde yer aldığı The Starling Girl‘ü ufak da olsa inceleyelim hadi. Buyursunlar…

YOU HURT MY FEELINGS | Yönetmen & Senaryo: Nicole Holofcener | Oyuncular: Julia Louis-Dreyfus, Tobias Menzies, Michaela Watkins, Arian Moayed, Owen Teague, Jeannie Berlin, Amber Tamblyn, David Cross, Zach Cherry, Sarah Steele | ABD | 93′ | Komedi, Dram

Nicole Holofcener, her filminde tadına baktığımız beyaz orta sınıf aleladeliğinin üzerine yeni bir egzersize kalkışmış You Hurt My Feelings’te. Bu defa merkezde kısmen başarılı ilk kitabının ardından ikincisi için klavye başına oturmuş bir yazar ve kulak misafiri olduğu üzere, eserlerine aslında çok bayılmayan terapist eşinin hikâyesi var. Dünya üzerinde fikirlerine en çok değer verdiği insanın, yegâne üretimiyle ilgili tutkulu olmayan düşünceleri, filmin de seçtiği yola bakınca, “toparlanabilir” denilebilecek bir yıkım yaratıyor. Ancak tek derdi bu değil tabii. Erişkinliğin belli bir noktasından sonra yaşlılığına şahitlik ettiğimiz ebeveynlerimizle olan iletişimimizi ana karakter ve kız kardeşi üzerinden inceliyor Holofcener. Bir tarafta da fazlasıyla mutlu bir evliliğin, ihmâl edilmiş çocuğunun kaprislerini de ilginç kılacak bir parantez açıyor. Toplumun en küçük biriminin içerisine hapsolduğu pembe balonu patlatıyor özünde. Hem de en gösterişsiz yöntemlerle. Tabii tüm bu birleşik anlatının yanında bireysel bir yüzleşme de var seyircisi için: Yaptığınız işte en iyi olmamanız gerçekten de dünyanın sonu mu? Bir terapist olarak artık hastalarınızı umursuyorsunuz diye hayıflanmanın mânâsı var mı? Hiç önemli değilmiş gibi gözüküp tek bir hadiseden karakterlerinin bütün zenginliklerini görmemizi sağlayan, Holofcener’e has bir komedi dengesiyle görevini öyle güzel yerine getiriyor ki You Hurt My Feelings. Filmin ardından bütün basitliğine karşın kafanızı kurcalayan soruları da armağan edip, hikâye anlatma sanatının en yalın hâliyle yapılabileceklere dair bir ufuk açmış oluyor. Tüm bunların üstüne başrolleri Julia Louis-Dreyfus ve Tobias Menzies’in harika performanslarını da ekleyin… Leziz!


POLITE SOCIETY | Yönetmen & Senaryo: Nida Manzoor | Oyuncular: Priya Kansara, Ritu Arya, Nimra Bucha, Akshay Khanna, Seraphina Beh, Ella Bruccoleri, Shona Babayemi, Shobu Kapoor, Jeff Mirza, Sally Ann, Eunice Huthart | Birleşik Krallık | 104′ | Komedi, Aksiyon

2021 yılında yaptığı We Are Lady Parts ismindeki dizisiyle takdiri toplayan Nida Manzoor, Britanya’da yaşayan Güney Asyalı ve Müslüman kesimlerin hikâyelerini mizahi bir dille anlatmaya devam ediyor Polite Society isimli ilk uzun metrajlısında. Ria, an büyük hayali filmlerde dublörlük yapmak olan, dövüş sanatlarına epey ilgili genç bir kızdır. Ablası Lena okulu bırakıp eve döndükten sonra, annelerinin arkadaşlarından birinin oğluyla görüşmeye başlar ve işler çok hızlı ilerler. Onun bir eş değil, sanatçı olmasını isteyen kız kardeşi de yarısı fantezi, yarısı gerçek bir mücadelenin içerisinde, patriyarkanın yalnızca doğurganlığıyla andığı bir kadından fazlası olması için herkese savaş açar. Aksiyon türünün komediyle buluşması, süper kahraman filmleri yüzünden yeni bir biçime büründü. Dolayısıyla doksanlarda pek sükse yapan, orta ölçekli, hem esprisi hem de vurdu kırdısı eksik olmayan filmlere açlık çeker olduk. Polite Society her anlamda bu açığı kapatıyor. Kapattığıyla kalmıyor, inançlarına sıkı sıkıya bağlı olan her topluma tanıdık gelecek, sahte bir kibarlığın altında birbirlerini yargılayarak kendilerine ve evlatlarına dünyayı dar eden gelenekçilerle de uğraşıyor epey. Dolambaçsız, bugün bile dünün tortularına takılan feminizmi çok yenilikçi değil, ancak anarşist tavrı ve filmin bütünü kurarken parçaları birbirine benzetmek için hiç uğraşa girişmemesi farklı bir deneyim hâline getirmiş Polite Society’i. Kağıt üzerinde absürt duracak her yumruk yumruğa çatışması öylesine iyi tasarlanmış ki… Tek düşündüğüm, neden bizim ülkemizde de bu tür filmler yapılmıyor oldu. Biz de hak etmiyor muyuz kendini klonlatıp torun sahibi olmak isteyen, yöresel giysilerle dövüşen bir teyze?


THE STARLING GIRL | Yönetmen & Senaryo: Laurel Parmet | Oyuncular: Eliza Scanlen, Lewis Pullman, Jimmi Simpson, Wrenn Schmidt, Austin Abrams, Kyle Secor | ABD | 116′ | Dram

Bir ilk film de ünlü görüntü yönetmeni Phil Parmet’nin kızı Laurel Parmet’den… 17 yaşındaki Jem ve ailesi, Kentucky’nin küçük bir köyünü istila etmiş Hristiyan topluluğunun üyeleridir. Ama bu genç kız büyüyüp serpildikçe farklı arzuları su yüzüne çıkmaya başlar ve cinselliğiyle tanışıp inançlarıyla arasındaki bağları tazeler. Seküler dansın en basit hâlini bile erotik bulan, kadının giydiği sütyene dair bile bir fikir beyan edip şekle sokan tutuculuğun içerisinde çok da çıkıntılık etmeyen, ancak hiç olmayacak birine sevdalanarak gözü açılan bir gencin hikâyesi olarak da özetlenebilir aslında The Starling Girl. Parmet, cetvelle çizilmiş gibi lineer senaryosunu görsel anlamda da sıra dışı sayılmayacak sayısız tercihle buluşturarak yalnızca başrolü Eliza Scanlen’ın performansına sırtını dayamış. Filmi ilginç kılabilen, seyirciyi finale kadar taşıyabilen yegâne şey de Scanlen’ın yetenekleri. Geri kalanı ise bildiğimiz bir klişe denizi. Alkolik baba ile çilekeş ama gaddar anne portreleri, din ve bu tür kalabalıklarla haşır neşir olmuş her filmden tanıdık gelecektir. Reşit olmayan biriyle ilişki kurmuş vaizi de fantezilerimizin bir parçası hâline getirmeye çalışarak sıkıntılı ve tembel bir yolu tercih ediyor Parmet ayrıca. Tüm bunlarla beraber finale tam olarak hazırlanamayıp akla gelebilecek en kolay çıkış kapısından tüyerek noktalandırıyor filmini. Erken 2000’ler bağımsız sinemasının estetiğine yaraşır bir bar sahnesinde, dini motifler taşımayan bir şarkıya dans ederek özgürlüğünü en derme çatma yollardan ilan ediyor. Nasıl basmakalıp, nasıl yamalı…

Devamını oku
Yorum Yapın

Yorum yazın...

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et