Takip et

Eleştiri

Zavallılar – Poor Things

tarihinde yayınlandı.

poor things

Yönetmen: Yorgos Lanthimos | Oyuncular: Emma Stone, Mark Ruffalo, Willem Dafoe, Ramy Youssef, Christopher Abbott, Kathryn Hunter, Jerrod Carmichael, Hanna Schygulla, Margaret Qualley, Vicki Pepperdine, Suzy Bemba, Keeley Forsyth | Senaryo: Tony McNamara (uyarlama), Alasdair Gray (roman) | İrlanda, Birleşik Krallık, ABD, Macaristan | 141′ | Komedi, Dram, Romantik

Poor ThingsÇok kısa bir süre içerisinde çağdaş sinemanın en heyecan verici kariyerlerinden birini inşa etti Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos. Deliliğinin ispatı Dogtooth’un ardından The Lobster, The Killing of a Sacred Deer ve Olivia Colman’a unutulmaz bir Oscar zaferi getiren The Favourite derken okyanus aşırı seyircinin de gönlünü fethetti. Kısa metrajlılarına kadar sıçrayan suç ortağı, gelecekte de çalışmaya devam edeceğini duyurduğu muhtemel fetiş oyuncusu Emma Stone’la çektiği, 1992 tarihli Alasdair Gray romanından uyarlanan  Poor Things için fazlasıyla heyecanlıydık bu yüzden. Eşsiz filmografisinin şimdilik taçsız zirvesi olarak nitelendirilebilecek yapımı, Filmekimi’nde izleyip yazmak için bugüne kadar bekleme ayıbımı asla mantıklı bir biçimde açıklayamıyorum o yüzden. Bahanelerin arkasına sığınmadan filmi konuşarak kendimi affettirme çabasına girişeyim dilerseniz…

Thames’in serin ve çamur rengi sularından çıkan hamile bedendeki bebeğin beynini annesinin, ana kahramanımız Bella Baxter’ın (Emma Stone) vücuduna yerleştiren bir doktor Godwin Baxter (Willem Dafoe). Babası tarafından hadım edilmiş, korkusuz, fiziksel özellikleri sebebiyle öğrencileri tarafından “Canavar” olarak anılan Godwin, Frankenstein’ı hatırlatan yaratımını zekasına hayran yegâne öğrencisi Max’e (Ramy Youssef) emanet ederek, Bella’nın her adımını gözlemlemesini rica ediyor. Konuşmayı, yürümeyi, herhangi bir desteğe ihtiyaç duymadan oturmayı sıfırdan öğrenen Bella, bu gelişim sürecinde cinsel organının ona sağladığı hazla tanışıyor. Mastürbasyonlarıyla birlikte de sahip olduğu bedeninin gücünü yavaştan anlayarak, Tanrı’sı Godwin’in ellerinden uçup gitmeye yelteniyor. Bir tarafta evladını bırakmamakta ısrarcı doktor, bir tarafta gözlemciliği sırasında Bella’ya âşık olup evlenmeyi kabul eden öğrencisi Max, bir tarafta da bu yeni maceranın şehvet düşkünü iştirakçisi Duncan Wedderburn (Mark Ruffalo) Bella’yı dört bir yandan çekiştirirken tarifi imkânsız, zamansız ve absürt bir deneyin, kadınların özgürlükleri ve bedenleriyle kurdukları aidiyet ilişkisi üzerinden kalıplaşan her söylemin eleştirisini izlemeye koyuluyoruz.

Çok cesur ve ne istediğini iyi bilen bir sinemacı Yorgos Lanthimos hiç kuşkusuz. Hikâye elementleri ve kurgu stiliyle ete kemiğe bürünen anlatı oyuncakları üretiyor her filminde. Poor Things bu sıra dışı yaratımlarını gözlerden en az sakındığı yapım. Kadın bedeninde çocukça hislerle dünyayı sıfırdan öğrenen Bella’nın etrafında gelişen, bakması, takip etmesi keyif veren, imgeleri üzerine kafa yorduran bir oyuna davet ediyor bizi daha ilk sahneden itibaren. Balık gözü lensleri, mekânın ve içerisindekilerin herhangi bir zaman dilimiyle örtüşmeyen zamansız mevcudiyetleri, akordu bozuk müzik araçlarıyla çalınıyormuş gibi kulağa çalınan müzikleri, tuhaflığı yedirmektense tekil sergilemeyi amaçlayan kamera açılarıyla beyaz perdede bir nevi tema parkı deneyimi yaşatıyor. Filmi artık cesaretli bir biçimde kullandığımız bu “tema parkı” tanımından öteye götüren ise İskenderiye’deki yoksulluğu görüp aklını yitiren, Lizbon’da fado müziğinin büyüsüne kapılan, Paris’te seks işçiliği yapan, ona uygulanan tarifenin tersini yönelttiği erkekleri sinir krizinin eşiğine sürükleyen bir ana karakterimiz olması.

Dünyayla yeniden kurduğu bağda merak en önemli unsur Bella için. Küçücük bir bedenin dahi sorumluluğunu alamadığımız yaşa özel bir şeyler öğrenme hevesini, yıllarla kırılan inadımızı yetişkin bir insan bedeninde gözlemliyoruz. Feminist Frankenstein diye basite indirgeyerek özetlediğimiz Poor Things’in merkezinde dış etkenlere dur diyebilen bir kadının yeniden doğuşu var. Dünyadaki güç dengeleri sebebiyle ezilmiş halklara, azınlıklara ya da bu durumda kadınlara ikinci bir şans vererek tarihi tersine çevirme imkânı var elinde. Bella da bu fırsatı bilinçsiz bir biçimde en doğru hâlinde kullanıyor. Ona buyrulanları kendi dışında hiçbir hemcinsi için değiştiremeyecek olduğunda bile çomak sokuyor, seks işçilerine seçme hakkı tanıyor, Tanrı’sının emirlerini yerine getirmiyor, kağıt üzerinde normlara uymuyormuş gibi gözüken ama tekerrür eden kaderini yeniden yazıyor. Hepsinden önemlisi insanın var olduğu günden beri üzerinde hak iddia edilen kadınlar için bedeninin iplerini eline alıp düzeni lehine çeviriyor.

Emma Stone’un Julliard gibi okullardan mezun olmuş, oyunculuğun teknik tarafına bir hayli düşkün meslektaşlarını kıskandıracak lezzetteki rolüyle çıktığı yolda kreatif olarak paslaştıklarını her fırsatta belirttiği Yorgos Lanthimos da bir yeniden inşaya girişiyor aslında. Kendi sinemasında verdiği görsel referanslarla ilham kaynağı olarak kullandığını sakınmadığı bütün sinemacılara da bir geri dönüş var. Onlardan öğrendiklerini yine sıfırdan bir dünya kurmak için kullanmış. Ama elini hiç korkak alıştırmamış bu defa. Bella’nın öyküsü olsa da kondüktörümüzün, bu öykünün Tanrı’sının varlığını filmin her ayrıntısında hissediyoruz. Bella’nın sömürüden, açlıktan, toplumsal acıların her türünden hicap duyan ve buna karşı bütün saflığıyla harekete geçen tavrını bir yönetmen olarak ondan da görüyoruz denebilir. Formüllerden, denenmişin yeni nesil teknolojilerle gelen özelliksiz yorumlarından, salonları işgal eden birbirinin aynı üretimlerden yılmış bir sinemacının hicap dolu ve tertemiz hislerle direksiyonu geçmesi bence Poor Things.

Kafaları karıştıran kısım hiç kuşkusuz ki romanın sahibi Alasdair Gray’in, uyarlayan Tony McNamara’nın ve ustalık mertebesine her filmiyle daha da yaklaşan Yorgos Lanthimos’un cinsiyet kimliği. Neticede Bella’nın esiri olduğu fanteziler yine erkeklerin ellerinden çıkma. Ama varlığının sınırları zorlayan, düpedüz korku salan tarafı da bu sayede oluşuyor diye düşünüyorum. Erkekler tarafından kurulmuş bir dünyayı yıkmak için önce o fantezileri delik deşik etmek gerekiyor her şeyden evvel. Bütün mizansenleri, seti, kostümü, müziği, Emma Stone’undan Mark Ruffalo’suna barındırdığı kusursuz performansları, sınırsız ve alternatif bakış açısıyla sinemaya duyulan heyecanı kullanmak, seyircisine gardını düşürmek ve sonrasında da etli cümlesini orta yere bırakmak Lanthimos’un en iyi bildiği iş. Poor Things de tezatlarının bağrında onların iyiliği için dönmediği her hâlinden belli bir dünyanın kadınlarına, erkek eliyle de olsa alan açıyor.

Devamını oku
6 Comments

6 Comments

  1. Mert Kaya

    16 Şubat 2024 at 00:26

    girisi yanlis, gelismesi yanlis, sonucu yanlis bir filmdi bana gore. halbuki yilin en merak ettigim filmiydi, belki herkes gibi. Rahatsizlik veren direkt olarak ne tamami erkeklerden olusan kadronun feminizmiydi ne de grafik seks sahneleri ki varligindan cok servis edilisi yanlisti. “yetiskin bedeninde bir cocuk beyni” bunu asmakta zorlaniyorum. bella’nin beyin yaşi verilmiyor bir türlü ya da ne kadar ilerleme kaydettigini anlayamiyoruz. hizli ogreniyor olmasi veya paytak yurumeyi birakmasi hicbir seye cevap degil cocuklugu sadece beden veya sadece beyinsel gelisimle tanimlayamayiz.

    bella yetiskin bedenine sahip oldugu icin cinselligi kesfi veya bunu istemesi elbette normal filmin evreninde. onunla iliskiye giren erkekleri de pedofili ile suclayamiyoruz cunku yetiskin bir bedenle habersiz sekilde seks yapiyorlar ve bunu seyirci olarak bilmek mide bulandiriyor. fantastik bir filmde inananilabilirlik aramak garip gelebilir, ki degil, lanthimos ve mcnamara bunu benim zevkime gore yeterince karmasiklatiramiyor. her seyi tecrube etmeliyiz, bizi biz yapan budur diye beyni cocuk olan bir bedeni duvardan duvara, yasli erkeklerle, en fazla 11-13 yasinda olan iki cocugun gozu onunde seks yaparken izliyoruz. genelevde kadinlara secme hakkinin taninmasi hakkinda birkac sey soylenip gecistiriliyor evet, gunun sonunda erkeklerin elinden cikma bella karakterinin rizasi disinda da olmuyor hicbir sey fakat iste o bir yetiskin degil, degilllll!! bella’nin “sosyalist” sevgilisiyle kocaman malikanede martini yuvarlamasi ve alfie’ye ceza kesiyorum ayagina kecinin beyninin insan bedenine mahkum edilmesi de zirvede bir final oldu, kecinin sucu neydi?

    • Mert Kaya

      16 Şubat 2024 at 00:51

      yillardir siteyi sessiz sessiz okuyup poor things’e patlamam da az garip oldu ama ilk defa bu kadar ayri bir yerde buldum kendimi genel begeninin aksine, yazasim geldi hehe.

      • Duru

        12 Mart 2024 at 17:23

        Sonuna kadar katılıyorum!

  2. Devrim Demirkale Şık

    19 Şubat 2024 at 08:45

    Filmi çok beğenmiştim. Eleştiri yazısıyla taşları yerlerine oturttum

  3. Duru

    12 Mart 2024 at 17:22

    Bir yönetmenin en az 3 filmini izlemeden ondan hoşlanmamazlık etmem. Artık ondan gördüğüm 4. film Poor Things’e katlanmış biri olarak, kendime yalnızca The Killing Of A Sacred Deer’ı izledikten sonra yaptığım gibi Lanthimos’tan hoşlanmamakla kalmayıp aynı zamanda ondan tutkuyla nefret etme iznini de veriyorum. Benim için “The Killing of…”‘ ın bir annenin ruhunu ve en önemlisi içgüdülerini kavrayamayan birinin ürünü olduğu çok açıktı (karakterin bir anne olarak tasvir edildiği çerçeve içindeki tasviri hiç tutarlı değildi) ama Zavallı Şeyler bana sadece anneleri değil genel olarak kadınları da tam olarak kavrayamadığını gösterdi.

    Bana göre, senaryo yazarıyla seçtiği bağlamda bariz pedofili katmanları(!) veya “kadın özgürlüğü”nden bahsetmesi, filmini aynı başlıklı kitaptan uyarlamayı seçmesi gerçeğinin yanında, belki de ikincil öneme sahip: “Zavallı Şeyler” Alaisdair Gray’in esas olarak eşitsizlik, yoksulluk, sınıf ve sosyalizm hakkında yazdığı bir kitap. Kitapta kadın karakter bir süreliğine seks işçisi olmaya, çok dramatik şekilde olmasa da şartlar nedeniyle bir nevi mecbur bırakılıyor ve filmde olduğu gibi bu durum bu denli merkezde yer almıyor.

    İkincisi, kitapta, bir doktor olarak hayatını daha az şanslı olanlara yardım etmeye adar kendini en sonunda ve bunlar, filmin onu kelimenin tam anlamıyla kitabın aynı adını ve genel olay örgüsüyle karakterlerin çoğunu kullanarak beyazperdeye “uyarlama” konusunda nasıl talihsiz bir cüret ettiğine dair sadece iki küçük örnek! Kitabın anlatmak istediği güzelliğe çirkin bir gölge düşürüyor ama daha da çirkini, kadın karakterin sosyalizmle şans eseri(!), çok kolayca ve mutlu bir şekilde çalışmaya başladığı genelevdeki bir iş aracılığıyla tanışması. (Genelevde çalışmaya başlaması kesinlikle son çare olarak değil, hatta “ikinci çare” olarak bile gerçekleşmiyor ki bu başlı başına çok şey anlatıyor.) “Ama bu onun tam anlamıyla bir çocuk beynine sahip olduğunundan fahişe olmakla ilgili olumsuz veya ahlaki çağrışımlara sahip olmadığını göstermek anlamına geliyor” diyebilirsiniz. Evet, az önce söylediniz, onda bir *ÇOCUK* beyni var -o kadar da ”altta yatıyor” olmayan pedofili katmanı!!!??????!!!!- Başka bir şey de şu, hayır, biz çocuklar hayatı ve kendimizi çoğunlukla veya sadece cinsellik yoluyla keşfetmiyoruz, bu denli öyle yaptığımızı düşünseniz bile, ”sözde” cinselliğimizi “bu şekilde” keşfetmetmediğimizi rahatlıkla söyleyebilirim.

    “Her nasılsa” karakterin yolculuğu sırasında okumaya başladığı kitaplar sayesinde edindiği çok yüzeysel felsefi bulgular ve aydınlanmalar onu sosyalizmle tanıştırmıyor, tabii, eminim sosyalizmle ilk karşılaşması genelevdeki iş arkadaşı aracılığıyla olmalıydı çünkü yönetmen ve senarist, genelev çalışanlarını “umursuyor” ve bu, sığ izleyiciler tarafından tüm insanlara ve kadınlara duyulan saygı ve sevginin bir hürmeti olarak okunmalı. Ama ben bu saçmalığı yemem! Sosyalizmle karşılaşmasını ve daha sonra sosyalizme olan aktif ilgisini tam da bu bağlamda ve “o” boş “hikaye”(!) üzerinden ortaya koymak, en hafif tabirle o kadar kötücül ki! Alaisdair Gray (kitabın yazarı) hayatı boyunca aktif bir sosyalist olduğundan eminim bu şekilde olmasını istemezdi. Lanthimos’u, kendini bunun tam tersini yapıyormuş gibi “tasvir ettiği” yerden konumlandırarak, son derece gizli, anlaşılması zor ve dolaylı yoldan sosyalizmi kınayan ideolojiyi selamladığı için alkışlıyorum! Vay be, bu sektörde tüm tarafların takdirini kazanmak için kariyer açısından çok aşmış bir adım.
    Çünkü seks işçisi olmak ve/veya herhangi bir ten rengine veya etnik kökene vb. sahip olmak ve/veya LGBTQIA+ topluluğundan olmak VE genelevde çalışırken sosyalist olmak, kişi veya topluluklara veya sosyalizmin kendisine yönelik olarak hiçbir şekilde aşağılayıcı değil AMA onun tüm bunları boş hikayesine yerleştirme yolları, bu toplulukları ve sosyalizmi güçsüzleştiriyor! Gerçekten de, eğer bir kişi talihsiz koşullar nedeniyle ya da başka insanların onu satması gibi çıkarlar nedeniyle seks işçisi olduysa, sosyalizme yönelme eylemi ya da en azından bu kavramın kabulü çok doğal, hatta gerekli olabilir. Aynı şey, sistemin mümkün olan tüm araçlarıyla sistematik olarak baskıya maruz kalmış siyahiler için de geçerli. Ayrıca kitapta karakterin eşcinsel deneyimleri de var ama dediğim gibi Lanthimos, hem zamanlaması, hem olayların dizilişi, hem tasviri hem de belli şeyleri merkezileştirmesi açısından her şeyi o kadar boş ve utanç verici bir şekilde ele alıyor ki! Bunları yaparkenki göze sokmalı yaklaşımı, diyalog… Hepsi onun hikaye anlatımındaki boş ve kariyer hamlesi dolu niyetlerini çok açık bir şekilde ortaya çıkarıyor.
    Ayrıca bu filmin soft pornodan daha fazlası olduğuna da inanmıyorum. Seks sahnelerinin aşırı ve uzun süreli kullanımı, filminde derinlik ve anlamdan yoksun olması ve boşluğu bir şeyle (tabii ki “kârlı” bir şeyle) doldurmak zorunda kalması nedeniyle oradaydı. Ama böylece kendisinden tutkuyla nefret etmeme neden olduğu için kendisine gerçekten teşekkür ediyorum, çünkü bu tür bir nefret benim yaratıcılığımı ve canlılığımı da ateşledi. Ve sonuçta “Zavallı Şey” olan kendisi!

  4. Duru

    12 Mart 2024 at 17:40

    Bu İngilizce yazdığım bir yorumun çevirisi olduğundan bazı yerlerde bir kaç hata var ama maalesef burada yorumu düzeltme seçeneği göremediğimden yorumumun altına bazı yerlerin düzeltilmiş halini bir kez daha yazmak zorundayım:

    İkincisi, kitapta, karakter bir doktor olarak hayatını daha az şanslı olanlara yardım etmeye adar kendini en sonunda ve bunlar, kitabın adını ve genel olay örgüsüyle karakterlerin çoğunu kullanarak beyazperdeye “uyarlama” konusunda filmin nasıl talihsiz bir cüret gösterdiğine dair sadece iki küçük örnek! Kitabın anlatmak istediklerine çirkin bir gölge düşürüyor ama daha da çirkini, kadın karakterin sosyalizmle şans eseri(!), çok kolayca ve mutlu bir şekilde çalışmaya başladığı genelevdeki bir iş arkadaşı aracılığıyla tanışması. (Genelevde çalışmaya başlaması kesinlikle son çare olarak değil, hatta “ikinci çare” olarak bile gerçekleşmiyor ki bu başlı başına çok şey anlatıyor.) “Ama bu onun tam anlamıyla bir çocuk beynine sahip olduğunundan fahişe olmakla ilgili olumsuz veya ahlaki çağrışımlara sahip olmadığını göstermek anlamına geliyor” diyebilirsiniz. Evet, az önce söylediniz, onda bir *ÇOCUK* beyni var -o kadar da ”altta yatıyor” olmayan pedofili katmanına iyi bakalım!!!???!!!!- Başka bir şey de şu, hayır, biz çocuklar hayatı ve kendimizi çoğunlukla veya sadece cinsellik yoluyla keşfetmiyoruz, bu denli öyle yaptığımızı düşünseniz bile, ”sözde” cinselliğimizi “bu şekilde” keşfetmetmediğimizi rahatlıkla söyleyebilirim.

    “Her nasılsa” karakterin yolculuğu sırasında okumaya başladığı kitaplar sayesinde edindiği çok yüzeysel felsefi bulgular ve aydınlanmalar onu sosyalizmle tanıştırmıyor, ”tabii ki” sosyalizmle ilk karşılaşması genelevdeki iş arkadaşı aracılığıyla olmalıydı çünkü yönetmen ve senarist, genelev çalışanlarını “umursuyor” ve bu, sığ izleyiciler tarafından tüm insanlara ve kadınlara duyulan saygı ve sevginin bir hürmeti olarak okunmalı. Ama ben bu saçmalığı yemem! Sosyalizmle karşılaşmasını ve daha sonra sosyalizme olan aktif ilgisini tam da bu bağlamda ve “o” boş “hikaye”(!) üzerinden ortaya koymak, en hafif tabirle o kadar kötücül ki! Alaisdair Gray (kitabın yazarı) hayatı boyunca aktif bir sosyalist olduğundan eminim bu şekilde olmasını istemezdi. Lanthimos’u, kendini bunun tam tersini yapıyormuş gibi “tasvir ettiği” yerde konumlandırarak, sosyalizmi kınayan ideolojiyi son derece gizli, anlaşılması zor ve dolaylı yoldan selamladığı için alkışlıyorum! Vay be, sektördeki tüm tarafların takdirini kazanmak için çok aşmış bir adım.

    Çünkü, seks işçisi olmak ve/veya herhangi bir ten rengine veya etnik kökene vb. sahip olmak ve/veya LGBTQIA+ topluluğundan olmak VE genelevde çalışırken sosyalist olmak, bu kişi veya topluluklara veya sosyalizmin kendisine yönelik olarak hiçbir şekilde aşağılayıcı değil AMA onun tüm bunları boş hikayesine yerleştirme yolları, bu toplulukları ve sosyalizmi güçsüzleştiriyor ve hatta aşağılıyor! Gerçekten de, eğer bir kişi talihsiz koşullar nedeniyle ya da başka insanların onu satması gibi çıkarlar nedeniyle seks işçisi olduysa, sosyalizme yönelme eylemi ya da en azından bu kavramın kabulü çok doğal, hatta gerekli olabilir. Aynı şey, sistemin mümkün olan tüm araçlarıyla sistematik olarak baskıya maruz kalmış siyahiler için de geçerli.

    Ayrıca kitapta karakterin başka kadınlarla cinsel deneyimleri de var ama dediğim gibi Lanthimos, hem zamanlaması, hem olayların dizilişi, hem tasviri hem de belli şeyleri merkezileştirmesi açısından her şeyi o kadar boş ve ”cringe worthy” bir şekilde ele alıyor ki! Bunları yaparkenki ”in your face” yaklaşımı, diyalog… Hepsi onun hikaye anlatımındaki boş ve kariyer hamlesi dolu ve yer yer kötücül niyetlerini çok açık bir şekilde ortaya çıkarıyor.
    Ayrıca bu filmin soft pornodan daha fazlası olduğuna da inanmıyorum. Seks sahnelerinin aşırı ve uzun süreli kullanımı, filminde derinlik ve anlamdan yoksun olması ve boşluğu bir şeyle (tabii ki “karlı” bir şeyle) doldurmak zorunda kalması nedeniyle orada. Ve sonuçta bence “Zavallı Şey” olan kendisi!

Yorum yazın...

Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin