Eleştiri
Hamnet | Ağıt Sanatı

HAMNET | Yönetmen: Chloé Zhao | Oyuncular: Jessie Buckley, Paul Mescal, Emily Watson, Joe Alwyn, Jacobi Jupe, Olivia Lynes, Justine Mitchell, David Wilmot, Bodhi Rae Breathnach, Noah Jupe | Senaryo: Chloé Zhao (uyarlama), Maggie O’Farrell (roman) | Birleşik Krallık, ABD | 125′ | Drama
Oscar yarışının son bilinmezi Hamnet’in vizyonda yerini almasıyla birlikte, sezona dair son büyük soru işareti de ortadan kalkıyor. Nomadland sonrası Eternals ile Marvel evreninde kısa bir mola veren Chloé Zhao, bu kez Shakespeare ailesinin yaşadığı tarifsiz acıyı kurmacanın gücüyle ete kemiğe büründüren, çok konuşulmuş ve büyük beğeni toplamış Maggie O’Farrell romanını sinemaya uyarlıyor. Eserlerini kara vebanın sayısız can aldığı yıllarda kaleme almasına rağmen bu hastalığa hiçbir yapıtında yer vermeyen William Shakespeare’in, 11 yaşında hayatını kaybeden bir oğlu olduğunun ortaya çıkışını, tarihin kenarına not düşülmemiş bir trajediyi ve bu kaybın, gelmiş geçmiş en büyük yazarın eserlerine sızmış olabileceği ihtimalini merkeze alıyor film. Oğlunun adının Hamnet oluşu ve dönemin kayıtlarında Hamlet ismiyle de anılması, O’Farrell’ın hayal gücüyle kurduğu bağlantıları daha da ikna edici kılıyor kesinlikle. Ancak tıpkı romanda olduğu gibi filmde de William Shakespeare’in gerçekten “William Shakespeare” olup olmadığına dair tam bir netlik sağlanmıyor. Zhao, gerçeklere dayanan bu hayali anlatının muğlaklığını bilinçli bir tercih olarak koruyor.
Kamerasını çoğu zaman gökyüzünden ayırmayan bir yönetmen olmasına rağmen, Zhao bu kez daha klostrofobik bir natüralizmi benimsemiş. William Shakespeare’in eşi Anne Hathaway, ya da filmdeki adıyla Agnes, hakkında dolaşan, bir orman cadısının kızı olduğuna dair hurafeden beslenen anlatı, Hamnet’i mavinin neredeyse hiç sızmadığı yoğun bir yeşilin içine hapsediyor. Pastel tonlara çalan bu orman dokusu, Shakespeare’in oyunlarının ilk kez sahnelendiği yılların sahne dekorlarını andıran bir atmosfer yaratıyor ister istemez. Sanatın içinde sanatın üretildiği fikriyle, doğal ortamında yakalanmış bir trajediyi, Globe Tiyatrosu’nun ahşap kokusu burnumuza çalınarak izliyoruz. Zhao’nun Nomadland ve The Rider’da insan ile doğa arasında kurduğu soyut bağ da burada, Jessie Buckley’nin canlandırdığı karakterin kimseyle doğrudan temas kuramayıp ormanın orta yerinde al al elbisesiyle süzülmesiyle başka bir biçimde yankılanıyor ve filme belirgin bir mistik katman ekliyor. İç mekânlarda ise gündüz vakti bile yeni doğan ya da batmak üzere olan güneşin yarı karanlığına, Shakespeare’in masasını aydınlatan mum ışıklarına yaslanan Zhao, filmi bilinçli bir şekilde kasvetli bir griye gömüyor. Ancak bu renksizliğin elbette bir karşılığı var.
William ile Agnes’in tanışmasının ardından, hayatlarını hızla birleştirip çocuk sahibi oldukları bir döneme atlıyoruz. Babasının yanında çalışırken körelen ve bunalan kocasını, hayallerinin peşinden gitmesi için Londra’ya gönderen Agnes’in hikâyesi, ikiz bebeklerin doğumuyla birlikte ikinci perdesini açıyor. Jessie Buckley’nin içgüdüsel, sınır tanımayan performansı bu sert virajlarda en büyük pusulamız. Evrenle kurduğu bağın zarar göreceğine inandığı bir değişim karşısında toy ama içsel bir gerekçesi olduğuna bizi ikna eden bir öfkeyle savruluyor; en büyük acıyla yüzleştiği anlardaysa, tarif edilmesi güç duygularını en ham haliyle önümüze koymaktan kaçınmıyor. Ancak filmin bu hızlandırılmış anlatı içinde bizi bu iki âşığın birlikteliğine gerçekten ikna edebildiğini söylemek zor. Max Richter’ın boğucu ve filme pek de iyilik etmediğini düşündüğüm müzikleri, anlatıdaki pek çok boşluğu kamufle etmeye çalışsa da ortaya çıkan his, daha çok ödül sezonu hesaplarıyla çekilmiş, geleneksel bir prestij filmi izlenimi yaratıyor.
Jessie Buckley’nin performansının, yaşananların gerçekliğine ve can acıtıcılığıyla ilgili olarak bizi hizaya soktuğunu inkâr etmek güç. Metnin zaman zaman abartıya alan açtığı her noktada Buckley, rolünün gerektirdiklerinin bile ötesine geçen neredeyse kusursuz bir oyun sergiliyor. Ne var ki oyuncuların yüzlerine yapışan yakın planlar, tizine abanılmış ağıtları andıran müzik seçimleri ve bu büyük performanslar üst üste geldiğinde, film yer yer çok sesli bir ağlama resitaline dönüşüyor. Zhao’nun seyirciye güvenmediği hissi ağır basıyor, sanki perdeden parmağını uzatıp duyguyu gözümüze sokmak, gözyaşı dökmeyeni de kalabalığa katarak herkesi mendille uğurlamak istiyor salondan. Belki de William ile Agnes arasındaki çekime kendimizi bütünüyle bırakamayışımızın nedeni bu. Evet, tutkulu bir aşk var; ama Zhao, acı olmadan aşk da olmaz dercesine, hızla canımızı yakmaya, gelmiş geçmiş en büyük edebiyatçılardan birinin eserlerini beslediği o damara doğrudan uzanıp hikâyenin en lezzetli etlerini ısırmaya hevesli görünüyor.
William’ın yokluğu sırasında ikizlerden Judith’in hastalanması, Hamnet’in ona güç vermek için yanına uzandığı ve tüm cesaretini toplayarak toprağın ve ormanın tanrılarına canını adadığı o geceyle başlayan bölüm, filmin en az işleyen parçalarından biri. Zhao anca sanatla kurulan ilişkinin, yaratıcı zihinlerin duygularını nasıl biçimlendirdiğine odaklandığında yeniden toparlayabiliyor filmini. Finalde Hamlet’in Trajedisi sahnelenirken; Buckley’nin öfkeyle örülü bakışlarından, Hamnet’i canlandıran delice yetenekli Jacobi Jupe’nin, Hamlet olmuş ağabeyi Noah Jupe’nin ağzından dökülen ve her şeyi özetleyen monoloğuna uzanan anlar, filmin öncesindeki tüm aksaklıkları unutturacak kadar kuvvetli. Burada sanatın iyileştirici gücünden çok, dönüştürücü yanına, anıyı ve acıyı paylaştırarak yaşatan, saygıyla anan tarafına ağıt formunda bir methiye yakılıyor. Ve bu sayede, yüzyıllar sonra Shakespeare külliyatı gözümüzde bambaşka bir anlam kazanıyor.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.




















