Dizi Eleştirisi
Masumiyet Müzesi (Mini Dizi): Sadık Ama Ruhsuz Oratoryo
MASUMİYET MÜZESİ | Yönetmen: Zeynep Günay | Oyuncular: Selahattin Paşalı, Eylül Lize Kandemir, Oya Unustası, Tilbe Saran, Bülent Emin Yarar, Gülçin Kültür Şahin, Ercan Kesal, Hasan Erdem, Zeynep Dinsel, Tolga İskit, Onur Ünsal | Senaryo: Ertan Kurtulan | 33~60′ | Netflix
Konuyu bilmeyenler için kısaca hatırlatarak başlayayım… Yetmişli yıllarda, tekstil zengini bir ailenin yakışıklı ve bekar oğlu Kemal Basmacı, nişan hazırlıkları sürerken Nişantaşı’ndaki bir butikte henüz 18 yaşına yeni basmış uzak akrabası Füsun’la karşılaşır. Onu gördüğü anda sarsılan Kemal, Merhamet Apartmanı’nda, annesinin bir süre kullanıp kenara kaldırdığı eşyalarla dolu daireyi, bir bahaneyle Füsun’u davet ettiği, her gün öğle saatlerinde buluştukları gizli bir mekâna dönüştürür. Aralarındaki çekim kısa sürede tutkulu bir ilişkiye evrilirken Kemal’in bir yandan evlenmek üzere olduğu kadın ve giderek yaklaşan, dizinin sık sık hatırlattığı Hilton’daki nişan töreni var tabii. Dizi, ilk dört bölümünü Kemal ve Füsun arasındaki bu yoğun yakınlaşmayı kurmaya ayırdıktan sonra, nişanın hemen ardından sert bir kırılmaya yöneliyor. Füsun ve ailesi ortadan kayboluyor. Kemal ise annesinden miras kalmış bir refleks gibi, Füsun’dan “hatıra” diye sakladığı değersiz objelerden oluşan koleksiyonuna tutunarak özlemini dindirmeye çalışıyor. Elbette bu yeterli olmuyor. Kemal, hayatının geri kalanını askıya alırcasına Füsun’un izini sürmeye devam ediyor.
Dizinin, romandaki neredeyse tüm kritik unsurları, daha doğrusu Orhan Pamuk’un özellikle öne çıkardıklarını, ekrana taşımakta son derece titiz davrandığı açık. Hikâyenin kimi zaman aniden açılan parçalarını bile uygun anlarda detaylandırarak, izleyicinin zihninde boşluk bırakmayan, hayal gücüne fazla alan tanımayan bir anlatı kuruyor. Ne var ki Pamuk’un kitaptaki diyaloglara neredeyse dokunulmamasını istemesi, dizinin temel problemlerinin de başlangıç noktası. Masumiyet Müzesi’nin sayfalarında su gibi akan o dil, ekranda canlandırıldığında aynı akışkanlığı koruyamıyor; aksine, oyuncuların ağzından sanki mekanik bir düzenek çalıştırılmış gibi dökülen cümlelere dönüşüyor. Romanda tasvirlerle ve karakterlerin iç dünyasına açılan uzun pasajlarla yumuşayan o diyaloglar, bu yalın hâliyle fazlasıyla donuk, insani dokusundan arınmış ve duygusal karşılığı zayıf duruyor. Sonuç olarak dizi, öyküye dışarıdan bakan izleyiciyi bu aşka ya da adına saplantı, tutku, ne demeyi tercih ediyorsanız, ikna etmekte zorlanıyor.
Uyarlamanın yaratıcı alanını daraltan bu yaklaşım, Selahattin Paşalı’yı da sektörün kronik problemlerinden biri olan, derinliği sınırlı bir karakterin içine hapsediyor. Paşalı ne kadar çabalasa da performansının, Ömer’deki imamın oğlundan ya da Kıskanmak’taki Nüzhet’ten belirgin biçimde ayrıştığı bir alan açılmıyor. Senaryonun boşlukları doldurulamayan yapısı, Kemal Basmacı’yı neredeyse tek motivasyonu arzu olan bir figüre indirgerken karakterin duygusal katmanlarını iyice törpülüyor. Partneri Eylül Lize Kandemir için de ne yazık ki benzer bir durum söz konusu. Füsun’un metinde zaten var olan toyluğu, burada bilinçli bir oyunculuk tercihinden çok performansın sınırlılığı gibi okunuyor. Kandemir’in varlığı sahnelerde çoğu zaman duygusal bir karşılık üretmiyor, arkasını dönüp gittiği sözsüz anlarda bile “oynanmışlık” hissi baskın kalıyor. Romanda bizi içine çeken o büyünün yerini, uyarlamada izleyiciyle hikâye arasında duran görünmez ama sert bir cam duvar alıyor. Teknik tarafta platformun övünmeyi sevdiği prodüksiyon ihtişamını anmadan da geçmek zor. Kostümler ve set tasarımı dönem duygusunu kurmaya çalışsa da Nişantaşı’nın sokaklarındaki o geçmişe tanıklık etme hissi bir türlü içeri giremiyor, evlerin kapısında kalıyor. Büyük bütçeli bir reklam estetiğini andıran sinematografi ve eşyayla karakterler arasında bağ kuramayan yavan reji, diziyi zaman zaman dekor ağırlıklı, kapalı bir tiyatro sahnesine yaklaştırıyor.
Masumiyet Müzesi’nin dizi formundaki bir diğer sorunu da, aslında bu kadar geniş bir zamana yayılmayı gerektirmeyen bir malzemeyi ısrarla uzatması. Romanın hacmi göz korkutucu görünse de dokuz bölümü dolduracak dramatik ilerleme yok. Özellikle Kemal ile Füsun arasındaki bağın güçlenmesini hissettirmek adına aynı duygusal eşiklerin tekrar tekrar dolaşıldığı ilk dört bölüm, anlatının ritmini ciddi biçimde zedeliyor. Neyse ki bu tökezleyen anlarda sığınabileceğimiz birkaç parlak oyunculuk mevcut. Hikâyenin merkezinde olmalarına rağmen Selahattin Paşalı ile Eylül Lize Kandemir arasında kurulamayan kimya ve diyalogların yapaylığı, izleyiciyi kadronun başka köşelerine yöneltiyor. Tilbe Saran’ın, Gülçin Kültür Şahin’in ve kendisiyle geç tanıştığıma hayıflandığım Oya Unustası’nın sahneleri, dizinin gerçekten nefes aldığı nadir anlar. Ne var ki onların kadrajda olmadığı bölümlerde, ki süre olarak bu hiç de az değil, uyarlama yeniden hantallaşıyor ve Masumiyet Müzesi nefes almakta zorlanıyor.