Dizi Eleştirisi
Vladimir (Mini Dizi): İptal Kültürü Fonunda Oyunbaz Bir Tutku
VLADIMIR (Mini Dizi) | Yaratıcı: Julia May Jonas | Oyuncular: Rachel Weisz, Leo Woodall, Jessica Henwick, Ellen Robertson, John Slattery, Matt Walsh, Miriam Silverman, Kayli Carter | 27~33′ | Netflix
Görsel hikâye anlatımında, boomerları andıran ahlakçılığıyla her şeyi cinsellikten arındırmaya çalışan yeni jenerasyona inat, son birkaç yıldır tuhaf bir cinsel devrim yaşanıyor. Vladimir de bu devrimi, 50 yaş civarındaki kadınlara genç partnerler atayan ve neredeyse alt tür denilebilecek bir düzenek üzerinden yaşıyor. Weisz’ın canlandırdığı isimsiz ana karakterin, uzun zamandır iyi bir şey yazamıyor olmanın yarattığı hoşnutsuzluğu Vladimir ile giderişinde, seksin de ötesine geçen ama sanki aynı duyulara parmağıyla basan paralel bir tutku var. Weisz’a eşlik eden ve The White Lotus’tan beri oynadığı hemen her işte cinsel bir obje olmanın ötesine geçemeyen Leo Woodall da oyunbaz anlatının bu anlamda tüm gerekliliklerini yerine getiriyor. Yalnız kitapta durum böyle mi bilmiyorum da, dizi bizi Vladimir’in çekim alanına teslim etmek yerine sürekli olarak Weisz’ın kameraya dönüp duygularının her nüansını açıklamasıyla idare ediyor bu tırmanışı.
Bir Fernando Meirelles filmiyle Oscar alıp ardından her türlü dramatik rolün altından başarıyla kalkmış Rachel Weisz gibi yetenekli bir aktrisi böylesine komik, eğlenceli ve düpedüz azgın bir rolde izlemek büyük keyif elbette. Vladimir’in satış noktası da biraz bu. Çünkü içindeki güç dengelerinin yarattığı muğlaklığa dair beyanlar kasıtlı olarak hep ikincilleştirilmiş gibi. Sanki dizi, el attığı meselenin ağırlığını özellikle büyütmemeyi, daha hazmı kolay bir bölgede kalmayı tercih etmiş. Weisz da daha önce görmediğimiz o ürkek mimikleriyle karakteri çok iyi servis ediyor. Sekiz bölüm boyunca bizi içeride tutan şey, özellikle ilk yarıdaki tempo düşüklüğü hesaba katılırsa, kesinlikle Rachel Weisz’ın bu karaktere başka bir oyuncunun beceremeyeceği biçimde verdiği can.
Tüm bu şamatanın ardında dizinin açıkça savunduğu tezden ziyade, ima ettikleri ilgimi çekti. Çünkü anlatı, insanın bencil bir varlık olduğu kabulüyle giriyor alana. Gücü suistimal edenin nasıl bir manipülatör olduğunu anlamak için beyin gerekmiyor malum. Ama etrafındaki sarmaşıkları temizlerken insanların toplumsal bilincin atadığı bir vicdanla değil, kendilerini kurtarmak ve itibarlarını temizlemek motivasyonuyla da hareket ettiklerini iddia ediyor usul usul. Öyle ki Weisz ile kocasını oynayan John Slattery’nin kızlarının, hikâyede geç de olsa konumlandığı yerde bile geleneksel anlatıların izi sürülmüyor. Ne o kızı babasından yana durduğu için suçluyor, ne de yaşananları idrak etmekte geciktiğinde tavrını 180 derece çevirmekten çekiniyor. Yani komedisi ağır bassa da iptal kültürü meselesinde Vladimir’i epey dürüst bulduğumu söylemeliyim.
Hayatın siyah ve beyazlardan değil, açık ve koyu grilerden ibaret olduğu kabulü üzerine kurulu yapımın set ve ekip anlamında küçük ölçekte kalmasını da hikâyesi adına faydalı buldum. Bilhassa finalde kurmacayla realiteyi birbirine karıştıran ve en nihayetinde bir yazarın zihninin içinde gezindiğimizi hatırlatan kapanışı çok yakışmış. Yine de bir dizi olmak yerine sımsıkı kurgulanmış bir film olsaydı daha iyi çalışabilirdi diye düşünmeden edemiyorum. Vladimir’in eşinin kullanımındaki yetersizlik, Matt Walsh ve Miriam Silverman gibi komedi konusunda uzman oyuncuların zaman zaman fazla karikatürize kalıp sırıtmaları gibi eksikleri de var. Ama Netflix standartlarında bakarsak, bu kadarı bile başarı sayılır.