Eleştiri

Gündüz Apollon Gece Athena | Yeni Bir Çağın Eşiğinde

Yayınlandı

on

Gündüz Apollon Gece Athena | Yönetmen & Senaryo: Emine Yıldırım | Oyuncular: Ezgi Çelik, Barış Gönenen, Selen Uçer, Gizem Bilgen, Deniz Türkali, Lale Mansur, Neyra Kayabaşı, Melih Düzenli | 112′ | Türkiye | Drama, Komedi, Fantastik

SİYAD 58. Türkiye Sineması Ödülleri’nden En İyi Film dahil dört dalda galibiyetle ayrılan Gündüz Apollon Gece Athena, iki yıl önce aynı ödüllerde fantastik film kategorisinde yarışan ve kaybetmesini hâlâ hazmedemediğim Kadıköy’ün En İyi Falcısı’nın yönetmeni Emine Yıldırım’ın imzasını taşıyor. Yıldırım, kısa film olarak girizgâh yaptığı ve tadı damağımızda kalan bu hikâyenin izini bu kez uzun metrajda sürüyor. MUBI’nin zengin seçkisine dahil olmadan önce Tokyo, Adana ve İstanbul’daki festivalleri dolaşan film, kendine mekân olarak Side Antik Kenti’ni seçmiş. Ana karakterimiz Defne (Ezgi Çelik), her köşesine hayran hayran baktığımız bu manzaralar eşliğinde Side’yi arşınlarken, bir noktada hayaletlerle iletişim kurabildiğini fark ediyoruz. Seks işçisi Nazife (Selen Uçer), kızıyla temas kurabilmek için Defne’den medet umarken; öykünün muzip solcusu Hüseyin (Barış Gönenen), Defne’nin annesinin hayaletini bulma arayışına dahil oluyor. Adını bilmediğimiz “Antik Hanım” (Gizem Bilgen) ise bu arayışın hakikatini kurcalamak üzere anlatıya sızıyor. Bu karşılaşmalar, mesnetsiz tesadüfler silsilesi değil elbette. Defne’nin annesi ve konakladığı otelin işletmecisiyle birlikte, Yıldırım senaryosuna yalnızca bireysel hikâyeleri değil, bu toprakların mitolojik damarını da dahil ediyor, hatta bununla da yetinmeyip Türkiye’nin tarihsel bağlamına uzanan daha geniş bir çerçeve kuruyor.

Gündüz Apollon Gece Athena, özünde kadınların tarih boyunca maruz kaldığı muamelelerin organik ve etkileyici bir potpurisi. Özellikle bir kadının annelikten daha yukarıda bir mertebeye çıkamayacağını dayatan kültürel kodların, karakterler arasında kurduğu ilişki son derece berrak. Çocuk sahibi olamayan erkeğin “eksik” yaftasını eşine yapıştırması, evladını korumak için elini kana bulayan ama nefsi müdafaasını kanıtlayamadığı için hayatı elinden alınan bir kadının trajedisi, gençliğinin baharında hamile kalıp çocuğunu vermek zorunda bırakılan bir başka kadının hikâyesi… Tüm bu parçalar, Defne’nin etrafında yankılanan kolektif bir kadın hafızasına dönüşüyor. Yıldırım, bu hikâyeleri yalnızca yan yana dizmekle yetinmiyor üstelik. Apollon Tapınağı’nın görkemi altında, kölelikle dayanışmanın iç içe geçtiği bir tarihle Defne için başka bir ihtimal de tasavvur ediyor. Bu noktada Hüseyin’in Cumartesi Anneleri ile kesişen geçmişi ise anlatının tam anlamıyla kırılma anı. Hepsini birbirine bağlayan bu detay, Defne’yi de burnunun ucunda olup bitenle yüzleşmeye, gördüklerini yeniden tartmaya zorluyor.

Filmin aslında son derece berrak bir meselesi var: Arafta kalan, geçmişle hesaplaşamayan ve bu yükün altında yalnızlaşan kadınlar ve hayaletler ancak paylaştıkça huzura erebiliyor. Yıldırım, anlatısını bu dayanışma fikri üzerine kuruyor, karakterlerini tekillikten çıkarıp kolektif bir iyileşmeye doğru taşıyor. Hepsi mağdur, ama hiçbiri kurban değil. Aksine, göstermeseler dahi haklı göreceğimiz bir dirençle tutunuyorlar hayata ve seslerini duyurmaya. Kırılganlıkları bir vazgeçiş yerine ataerkiyi ortasından yaran bir keskinliğe dönüşüyor. Bu izleğin en güçlü taraflarından biri de, kadın hikâyelerinin bir “millete” değil, bir “coğrafyaya” ait olduğunun altını çizmesi. Side’nin zamansız atmosferi ve Defne’nin “Antik Hanım” diye seslendiği o hafif absürt ama bir o kadar yerinde karakterle birlikte, film kendi mitolojisini kuruyor. Bir yanda antik kalıntıların arasında süzülen dilsiz köle, diğer yanda “kara toprağı sadık yâr” bilen bir türkü… Tüm bu imgeler, masmavi kıyılarımızın hem tarihsel hem de duygusal olarak katmanlı bir manzarasını çıkarıyor karşımıza. Ve belki de en önemlisi, film bu kadar ağır bir yükü taşırken tonunu hafifletebilmeyi başarıyor. Çektirilen acılara, kanatılan yaralara rağmen yer yer tebessüm ettiren bir anlatı kuruyor. Bunu yaparken de meselesini asla küçümsemiyor, geçmişin hayaletleriyle yaşamayı ve yüzleşmeyi öğretiyor.

Gündüz Apollon Gece Athena, bana Antalya’da izlediğim Zuhal’in bıraktığı hissin bir benzerini hatırlattı. Aralarında, kadın anlatıcıların elinden çıkmış kadın hikâyeleri olmaları dışında doğrudan bir akrabalık yok belki; ama ikisinin de açtığı alan aynı yere çıkıyor. Uzun yıllardır tanımadıkları kırsalların baba-oğul çatışmalarına sıkışıp kalmış, bozkırın rengine âşık erkek yönetmenlerin körelttiği bir sinemadan geliyoruz. Şimdi ise kendi sesini tanıyan, ne anlattığını bilen kadınların dokunuşuyla yavaş yavaş başka bir çağa geçiyoruz. Emine Yıldırım’ların ve hazır Zuhal demişken Nazlı Elif Durlu’ların kurduğu bu yeni damar, artık köşebaşlarını kapmış o “adam”ların tekelinde olmayan bir Türkiye sineması vaat ediyor. Adayların çoğunu izlemediğim için oy kullanmadığım SİYAD Ödülleri’nde, özellikle senaryo dalındaki zaferi de bu yüzden fazlasıyla yerinde. Yıldırım’ın oyuncu yönetimindeki hâkimiyeti de ayrı bir parantezi hak ediyor. Kadronun tamamı parlıyor. Ezgi Çelik filmi sırtlayan bir performans çıkarırken, Deniz Türkali ve Lale Mansur yer aldıkları her sahnede isimlerini duyduğumuzda neden heyecanlandığımızı hatırlatıyor. Barış Gönenen ise artık muntazam performanslarını bir istisna değil, norm hâline getirme konusunda ısrarcı.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version