Dizi Eleştirisi
DTF St. Louis (Mini Dizi) | Cinayetin Gölgesinde Erkeklik Krizi
DTF St. Louis (Mini Dizi) | Yaratıcı: Steven Conrad | Oyuncular: Jason Bateman, David Harbour, Linda Cardellini, Richard Jenkins, Joy Sunday, Arlan Ruf, Peter Sarsgaard, Wynn Everett | 47~58′ | HBO
DTF St. Louis, ilk bakışta eşleriyle olan cinsel hayatlarından tatmin olmayan bu iki adamın, diziye de adını veren uygulama üzerinden kaçamaklar aramaya başlamasını merkezine alıyormuş izlenimi veriyor. Oysa ilk bölümün asıl işlevi, tüm yapbozun parçalarını bilinçli bir karmaşa içinde önümüze sermek. Akışı yer yer tökezleyen bu açılışın sonunda Floyd’un öldürüldüğünü, baş şüphelinin Clark Forrest olduğunu ve o ana kadar izlediklerimizin kronolojik ilerlese de aralardaki boşlukların ciddi zaman sıçramalarına karşılık geldiğini fark ediyoruz. Böylece kara komedinin içindeyken bir anda kendimizi bir cinayet soruşturmasının eşiğinde buluyoruz. Yine de DTF St. Louis’i geleneksel bir “Kim yaptı?” gerilimi olarak tanımlamak güç. Dizi bu ihtimali daha filizlenmeden sönümlendiriyor. Asıl derdi, hayatı kabullenme biçimlerimiz ve orta yaş krizinin eşiğindeki erkeklerin egolarıyla kuramadıkları kırılgan denge. Maddi ya da duygusal yetersizlikleriyle yüzleşmek yerine iktidarsızlıklarını farklı yerlere yansıtan Floyd da, arzudan çok gülünç duran fetişlerini onun karısıyla denemeye kalkışan Clark da zekâ pırıltısıyla öne çıkan karakterler değil.
Conrad, absürt ilişkiler ağının içinde yine de bir iyilik ihtimalinin peşine düşüyor, özellikle de ilgisini çekmeyen bir randevuyu sırf kalbi kırılmasın diye öpen Floyd üzerinden. Hikâyesinde aklına gelen her özgün fikri, akışı bozma pahasına denemekten de geri durmuyor. Ton o kadar sık değişiyor ki dizinin, esas meselesi bu değilmiş gibi davrandığı cinayeti çözmekte bile geç kalıyoruz izleyici olarak. Neyse ki bu dağınıklığı dengeleyen performanslar var. Bateman, artık standart hâline gelen oyunuyla direksiyonu sağlam tutuyor ama sahne çalan bir performans sunmuyor. Dizinin esas silahı ise hiç kuşkusuz Harbour. Fırsat verilmesi hâlinde kariyer performansına ulaşabilecek bir aktör olduğunu hâlâ fark etmeyenler için burada tüm yeteneklerini sergiliyor. Hem fiziksel olarak sınırlarını zorlaması hem de duygusal anlamda karakterine alan açması dizinin en güçlü tarafı. İkinci bölüm itibarıyla azalan ekran süresiyle hem kamerayı hem de seyirciyi onu özler hâle getiriyor.
Birbirinden talihsiz fanteziler ve girişimlerin ötesinde dizinin evliliğin doğasına dair bir söz söyleme çabası da var. Dengelerin dış etkenlerle nasıl sarsıldığını, hatta cinayet soruşturmasının da ima ettiği üzere, insanların ilişkinin başında kendilerini daha cazip göstermek için başvurdukları küçük yalanların zamanla kaçınılmaz bir yüzleşmeye evrildiğini anlatıyor. Bu anlamda DTF St. Louis, bağlılık yemininin hataya yer bırakmayan doğasını dolaylı ama keskin bir mercekle inceliyor denebilir. Ancak yedi bölüm boyunca ilgiyi diri tutabildiği tartışmalı. Bir noktadan sonra yeni bir hakikat üretmediğini düşündürmesi, izleyicide birden fazla finale maruz kalmış hissi yaratıyor. Yine de sevgiye duyulan muhtaçlığın, özellikle erkek egosunun devreye girdiği anlarda nasıl biçim değiştirdiğini dolaylı yoldan göstermesi sayesinde, finalde ortaya çıkan gerçeğin görece yavanlığına takılmıyorum.
Bu yazının ilk versiyonu 27 Şubat 2026 tarihinde Oksijen’de yayımlanmıştır. Metin, Oscar Boy için genişletilerek ve güncellenerek yeniden düzenlenmiştir.
Pingback: DTF St. Louis Dizi Yorumu » Ayın Aydınlık Yüzü