Dizi Eleştirisi

Beef (2. Sezon) | Kuşaksal Kangren

Yayınlandı

on

Beef (2. Sezon) | Yaratıcı: Lee Sung Jin | Oyuncular: Oscar Isaac, Carey Mulligan, Cailee Spaeny, Charles Melton, Youn Yuh-jung, William Fichtner, Matthew Kim, Mikaela Hoover, Song Kang-ho | 31~54′ | Netflix

İlk sezonuyla Ali Wong ve Steven Yeun’a aday oldukları neredeyse her yerden ödül getiren Beef, yüksek profilli oyuncuları buluşturan ikinci sezonuyla Netflix’e geri döndü. Amerikan Rüyası’nın övgüden çözülmeye evrildiği anlatı hattı, Obama dönemiyle birlikte fırsat eşitliği söylemine kaydı. Aynı döneme denk gelen #MeToo’nun yarattığı kırılmanın ardından da pandemi itibarıyla zengin-yoksul uçurumunun keskinleşmesi, ABD menşeli hikâyelerde yeni bir odak yarattı. Beef’in ikinci sezonunda da tam olarak bunu görüyoruz. Lee Sung Jin, ilk sezonda bir otopark tartışmasıyla alevlenen kişisel bir husumetten yola çıkıp Amerika’da itaat ederek ayakta kalanla henüz o aradığı vurgunu yapamayan ikinci nesil göçmenlerin sıkışmışlığını anlatıyordu. Bu kez direksiyonu daha belirgin biçimde jenerasyon meselesine kırıyor. Bir tarafta lüks bir golf kulübünün kırklı yaşlarındaki genel müdürü ve iç mimar eşi; diğer tarafta aynı kulüpte çalışan bir antrenör ile ayak işlerinden hızla “yukarı tırmanma” fırsatı yakalayan kız arkadaşının oluşturduğu genç bir çift var. Genç ikilinin, evli çiftin sert kavgasını kayda almasıyla tetiklenen olaylar zinciri, Y ve Z kuşaklarının dünyaya bakışını karşı karşıya getiriyor: Çalışıp didinerek yükselebileceğine inandırılmış bir nesil ile kısa yoldan zenginin sofrasına ortak olmayı hedefleyen yeni jenerasyon. Basit bir husumet, kısa sürede Amerika’nın kangrenleşmiş toplumsal damarlarına temas eden bir çatışmaya dönüşüyor.

Kendi bildiğini anlatmanın avantajını kullanan her anlatıcı gibi Lee Sung Jin, ilk sezonda kültürel bağının da gücüyle son derece isabetli bir iş çıkarıyordu. Bir yerlere oturtamadığımız finaline rağmen, gündelik hayatın içine sızan varoluşsal öfkeyi alışılmadık yöntemlerle deşebilmişti. Karşılığını da eleştirel anlamda aldığına şüphe yok. İkinci sezonda ise hâkimiyetini kaybediyor; çünkü bu kez aynı anda çok fazla meseleye dokunmaya çalışıyor. Eline geçen kreatif özgürlüğün canını çıkarmış gibi. Toksik erkekliğin sorumluluk kaçışı, gençlik algısının kadınlar arasında yarattığı rekabet gibi cinsiyet bazlı dokunuşlardan güvencesiz çalışma hayatı, çökmüş sağlık sistemi ve eşitsiz servet dağılımı derken Beef her çiçekten bal alıyor. Kaçınılmaz olarak da yönünü kaybediyor.

Beef’in en problemli yanı, güçlü bir toplumsal tahlil sunduğu yanılgısına kapılması. Zenginlerle dirsek teması kuran karakterlerin hayallerini yalnızca gördükleri dünyayla sınırlaması isabetli bir gözlem; ancak bu balonu patlatıp dışarıda başka bir ihtimal olduğunu ima etmeye hiç yanaşmıyor. Karakterlerine fazlasıyla âşık ve onların sürtüşmelerinden doğan dramla yetiniyor. Özellikle kadın karakterlerde özürsüz bir varoluş kurmasını takdir etmek gerek. Hırsları ve arzularıyla üç boyutlu insanlar yaratma konusunda usta Lee. Ama bu kez odak fazla bölünüyor. Önce Carey Mulligan ve Oscar Isaac ile açılan hikâye, Cailee Spaeny ve Charles Melton ile jenerasyonel bir kontrast kuruyor, ardından Youn Yuh-jung ve Song Kang-ho’nun dahil olduğu suç hattına savruluyor. Ne var ki bu üçüncü damar, yarım kalan sosyal tahlillerden bile zayıf. Final bloğunda aksiyon ve komediye iyice yaslanmasıyla, dramatik açıdan ciddi bir acemilik hissi de baskın hâle geliyor.

Lee’nin en güçlü yanlarından biri, kusurlu ve sevmesi çok zor karakterleri izlenebilir kılabilmesi. Maaşlı bir çalışan olmasına rağmen kendini müşterileriyle eş gören kulüp müdürünün her fırsatta haddi bildirilse de asla vazgeçmeyişi sinir bozucu olduğu kadar tanıdık. Zevklerinin sömürgeci estetikle ilişkilendirilmesini iltifat sayan Britanyalı eşi de benzer bir mesafede konumlanıyor. Genç çifte gelince, dokuz saat çalışmaktan yakınan hanım kızımız ve ChatGPT ile var olmaya çalışan avanak sevgilisi de, günümüz iş hayatının karikatürleşmiş ama gerçekçi yansımaları. Ama ufacık nüanslarında çevremizdeki ilişki manzaralarından bile bir şeyler yakalayabilmesine karşın parçaları birleştirmek yerine daha da dağıtıyor ve anlatıyı gereksiz biçimde genişletiyor Lee. Güney Kore’ye açılan hattın neden var olduğu ise koca bir muamma.

Los Angeles’ın iç organlarını ortaya dökerek daha dar bir çerçevede ilerleyen ilk sezonun ardından, bu yeni ve oyuncuları sayesinde “janjanlı” yaklaşımı hayal kırıklığı yaratıyor. Merkez dörtlü kusursuza yakın: Oscar Isaac özlediğimiz bir formda döktürüyor, Carey Mulligan her zamanki gibi çok iyi bir performans çıkarıyor, Charles Melton yanlış ilişkinin içinde sıkışıp kalmış genç adam koleksiyonuna bir yenisini ekliyor, Cailee Spaeny ise son birkaç yıldır neden her yerde karşımıza çıktığını yetenekleriyle bir kez daha kanıtlıyor. Ama yaş ve maddiyat üzerinden kategorize ederek daha geniş bir çerçeveye oturttuğu modern ilişkilenme röntgeninde yalnızca kaosun durulduğu anlarda işliyor bu defa Beef. Burberry’nin kayboluşu üzerinden yaptığı manevralar ve geç 2000’ler elektro pop müziğe hakimiyetinden yararlansa da Kore’ye açılan kapıdaki absürtlüğü kamufle etmeyi başaramıyor.

1 Comment

  1. Pingback: Bu Hafta Sonu Ne İzlesek? | 18-19 Nisan 2026 - Oscar Boy

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version