Eleştiri
The Devil Wears Prada 2 | Basılı Yayının Son Kalesinde
The Devil Wears Prada 2 (Şeytan Marka Giyer 2) | Yönetmen: David Frankel | Oyuncular: Meryl Streep, Anne Hathaway, Emily Blunt, Stanley Tucci, Justin Theroux, Kenneth Branagh, Lucy Liu, B.J. Novak, Simone Ashley, Tracie Thoms, Tibor Feldman, Patrick Brammall, Caleb Hearon, Helen J. Shen, Rachel Bloom | Senaryo: Aline Brosh McKenna (uyarlama), Lauren Weisberger (karakterler) | ABD | 119′ | Komedi, Drama
Okyanusun bu tarafında bile, Sinema dergisiyle büyümüş bir nesli boğazında düğümle yakalayacak bir manzara var bu devam filminde. İlk film çıktığında, başarısıyla başka kültür-sanat yayınlarına da ilham veren o dergi, aylık ritüellerimizin neredeyse kutsal bir parçası olarak evlerimize giriyordu. Bugünse, onun yerini doldurabilecek gerçek bir alternatifin dahi olmadığı, benzer yıllarda bambaşka bir yayın çizgisiyle yola çıkan Altyazı’nın bile ayakta kalmakta zorlandığı bir medya iklimindeyiz. İlk filmin o “popcorn eşlikçisi” hissiyat tamamen kaybolmuş değil belki ama The Devil Wears Prada 2‘nin çok daha meseleli bir film olduğu açık. Andy artık büyümüş, gazeteci olarak ülkeyi dolaşmış, kariyerinde ciddi başarılar elde etmiş. Miranda Priestly ise değişen dünyanın kurallarını herkesten önce kavramış. Yirmi yıl önce demir yumruğunu asistanlarının üzerine fırlattığı paltolarla hissettiren bu kadın, bugün hangi savaşların açıktan, hangilerinin perde arkasından verilmesi gerektiğini biliyor. İtibarsızlaştırılmış, değersizleştirilmiş basılı yayının son büyük titanlarından biri olarak da hükmünü artık başka yöntemlerle sürdürüyor.
Saydığım o dergilerin altın çağını takip ederek büyümüş, ama sesini duyurabilmek için sonunda kendi mecrasını yaratmak zorunda olduğunu erken yaşta anlamış bir milenyal olarak, bu gösterişli devam filminin kaç ayrı yarama dokunduğunu tahmin bile edemezsiniz. Her kostümü ayrı bir hayranlıkla takip ederken, ilk filmin yarattığı kült etki sayesinde yine mankenlerden modacılara, pop ikonlarından defilelerin ön sırasının gediklisi ünlülere kadar sayısız ismin saniyelik de olsa kadrajda yer bulduğunu görüyoruz. Ama The Devil Wears Prada 2 yalnızca modaya ya da nostaljiye yaslanmıyor, aynı zamanda bugünün New York’una da bakıyor. Hakikatin peşinden koşan gazetecilerin sığınağı hâline gelen Runway’in görkemli binasıyla aynı panoramada, dışı tarihî dokusunu koruyan ama içi modern tercihlerin hoyratlığında kimliğini yitirmiş evler beliriyor mesela. Film bu kez modanın kalbinin yalnızca Paris’te atmadığını da hatırlıyor, Milan’a uğruyor. Ardından da New York elitinin yazlık mabedi Hamptons’da Miranda’nın kapılarını pek az kişiye açtığı yazlık evine kadar uzanıyor.
Gerçek bir Hollywood masalı The Devil Wears Prada, bunda en ufak bir şüphe yok. On saat daha sürse, seyircisini bir an olsun saatine bakmaya itmeyecek akışıyla âdeta hipnotize ediyor. Ve yine tüm bu kaosun merkezinde, olan bitene herkesten daha hâkim bir film duruyor karşımızda. İş hayatına yeni adım atan Z kuşağıyla didişmek yerine, onların dünyayı sadece başka bir yerden okuduğunu kabul ediyor. İpleri eline almış insan kaynakları departmanlarını bir korku figürü gibi şeytanlaştırmak yerine, kendinden emin bir asistan üzerinden Miranda’yı bile hizaya sokabilecek yeni güç odaklarını tanıtıyor. Kavgası da artık gaddar patronlarla ya da onların yarattığı küçük tiranlarla değil. Bu kez karşısına takım elbiselerini çekip her şeyi veri tablolarına ve analitik raporlara indirgeyen ekipleri, yapay zekâya gönüllü teslim olmuş asalak milyarderleri ve sanatın, emeğin, insanın biricikliğinin gerçek değerinden habersiz “yeni para”yı alıyor. İşin ironik tarafı, bütün bunları söyleyen yapının hâlâ mutluluğu satın alınabilir pahalı objelerle eşitleyen bir endüstrinin içinden çıkıyor olması. Ama bana kalırsa The Devil Wears Prada 2’nin asıl özgürlüğü de tam burada, kendi çelişkilerinin farkında olmasında yatıyor.
Meryl Streep’i yeniden övmeye gerçekten gerek var mı emin olmasam da özel bir parantez açmak şart. Onsuz düşünemediğimiz beyazperdeye, en ikonik karakterlerinden biriyle geri dönmesinin dünyanın dört bir yanında kutlanması boşuna değil. Ünlü personasının bir köşesine, Trump Amerikası’nda basın özgürlüğü adına sessiz kalmamayı da yerleştirmiş üç Oscar’lı bu efsanenin, böyle bir senaryoya “evet” demesine de açıkçası şaşırmıyoruz. Karakterin dönüşümüne, dişleri giderek daha da sivrilen bu dünyada ikna olmamak neredeyse imkânsız. Özellikle filmin buraya eklediği, Andy ile Miranda’yı yıllar sonra gardlarını indirerek yeniden karşı karşıya getiren o araba sahnesine ayrıca bayıldım. Miranda’nın, herkesin bu kariyer ve bu hayat uğruna nelerin feda edildiğini bilmesini istemesinde filmin esas meselesiyle kusursuz bir paralellik var. Çünkü Miranda, bütün bunların değdiğine inanıyor. Ve tam da bu yüzden, basılı yayın büyük ölçüde dijitale teslim olmuş olsa bile onun ayakta kalmasını istiyor. Hele ki finalde, o ışıldayarak çalışan üç odayı görmenin hissettirdikleri paha biçilemez.