Dizi Eleştirisi

Rooster (1. Sezon) | Büyümenin Yaşı Yok

Yayınlandı

on

Rooster (1. Sezon) | Yaratıcı: Bill Lawrence, Matt Tarses | Oyuncular: Steve Carell, Danielle Deadwyler, Phil Dunster, Charly Clive, Lauren Tsai, John C. McGinley, Annie Mumolo, Connie Britton, Rory Scovel, Alan Ruck, Robby Hoffman, Madison Hu, Rick Glassman, Scott MacArthur | 30~34′ | HBO

Cnbc-e ile büyümüş kuşağın Scrubs sayesinde yakından tanıdığı, son dönemdeyse Apple TV+ için adeta marka değeri taşıyan komedilere imza atan Bill Lawrence, bu kez karşımıza Rooster ile çıkıyor HBO Max kitaplığında. Yakında geri dönecek Ted Lasso ve üçüncü sezonuyla Emmy yarışında kendine yer açmaya hazırlanan Shrinking gibi işlerin arkasındaki Lawrence’ın, uzun yıllardır birlikte çalıştığı Matt Tarses ile yarattığı dizinin çıkış noktası ise oldukça kişisel: Steve Carell ile çalışma arzusu. Özellikle The Office dizisindeki Michael Scott performansıyla televizyon tarihine adını yazdıran Carell’le bir araya gelen ekip, bu kez yetişkin kız çocuklarıyla ilişkilerini yeniden tanımlamaya çalışan babaların dünyasından hareket ediyor. Çocuklarının hayatında kalmak isteyen ebeveynlerle bağımsızlıklarını kurmaya çalışan yetişkin evlatlar arasındaki gerilimden beslenen hikâye, bir üniversite kampüsünde şekilleniyor. Ucuz ve kolay tüketilen romanların yazarı Greg Russo (Carell), sanat tarihi hocası olan ve eşi (Phil Dunster) tarafından aldatılan kızıyla (Charly Clive) yeniden bağ kurabilmek için kampüse geldiğinde, kendisi hiç üniversite okumamış olmasına rağmen burada yazarlık dersleri vermeyi kabul ediyor. Bir tarafta gençliğini Amerikan kolej klişelerinden uzakta geçirmiş bir baba, ellili yaşlarında ilk kez o dünyanın içine adım atıyor, diğer tarafta ise otuzlarında hayatını kontrol altına aldığını düşünen bir kadın, öfkesiyle ve aynı kampüste çalışan eski eşiyle yeni bir denge kurmaya çalışıyor.

Her ne kadar Bill Lawrence’ın yeni işinde de kişisel deneyimlerden evrensel duygular çıkarma geleneğini sürdürdüğü söylenebilirse de, anlatının özünü kazıdığınızda yine tanıdık sakarin formülle karşılaşıyorsunuz. Tipik bir orta yaşlı beyaz adam hikâyesi Rooster da. Lawrence’ın kariyerinin temel taşlarından biri zaten yaşı kaç olursa olsun insanın değişebileceğine, büyümek için hiçbir zaman geç olmadığına inanan karakterler yaratmak. Bu kez de üniversite kampüsü, neredeyse herkes için hayata yeniden başlama alanına dönüşüyor. Ancak merkezdeki erkek karakter, etrafındaki dönüşen dünyaya ne tam anlamıyla uyum sağlayan ne de ona açıkça direnen, güvenli bir gri alanda konumlanıyor. Hata yapıyor ama o hatalar asla affedilemeyecek kadar büyük görünmüyor, yanlış ifadeler kullanıyor ama dizinin tonu, bunun ardında kötü niyetten çok bilgisizlik ve iyi kalplilik olduğunu size hızla kabul ettiriyor. Burada da Steve Carell’in televizyon izleyicisinin gözünde yıllar içinde kazandığı o babacan güven duygusu devreye giriyor. Carell’in ekran personasını sonuna kadar kullanan Lawrence, karakterin ne seksist roman kapaklarıyla ne de kızını koruma refleksindeki sınır aşan tavırlarıyla gerçek anlamda yüzleşmesine izin veriyor.

Steve Carell’in yanına, Ted Lasso izleyicisinin Jamie Tartt olarak tanıdığı Phil Dunster ile Scrubs’ın unutulmaz Doktor Cox’u John C. McGinley’i yerleştiren Rooster, henüz yeni keşfettiğimiz Charly Clive’ın yanı sıra Bridesmaids ile Oscar’a aday olan Annie Mumolo, ekranın “zor anne” rollerinin gediklisi Connie Britton ve ödül sezonunun vazgeçilmez yüzlerinden Danielle Deadwyler ile kan bağı olmayan ama birbirine mecbur karakterlerden oluşan disfonksiyonel aile yapısını kusursuz biçimde kuruyor. Bu karakterlerin birbirine yaslanma hâli, Lawrence’ın en sevdiği duygusal zemini de besliyor. En müşkül anların bile ardına umut yerleştiren o tanıdık iyimserlik, büyük ölçüde oyuncu kadrosunun becerileri sayesinde ayakta kalıyor. Rooster aynı zamanda zamanın ruhunun değiştiğinin, komedinin sınırlarının ve üretim reflekslerinin dönüşmekte olduğunun da farkında. Üstelik bunu politik olarak son derece bilinçli gençlerin ağırlıkta olduğu bir üniversite ortamında yaparak risk alıyor. “Komik olanın eninde sonunda karşılığını bulacağı” inancıyla zaman zaman gerçekten cesur alanlara giriyor. Tabii bunu yaparken de Bill Lawrence’ın alametifarikası olan insancıllığı hiç elden bırakmıyor. O karakterlerine özgü nezaket ve insanın ailesini bazen dostlarıyla da kurabileceği fikrinin verdiği huzur, dizinin neredeyse her sahnesine sinmiş durumda.

En büyük eleştirim, dizinin genel ritim problemine. Özellikle 10 bölümlük ilk sezonun ilk yarısında Rooster, temposunu ve karakterleri arasındaki bağı oturtmakta belirgin biçimde zorlanıyor. Bill Lawrence’ın diğer komedilerinde gördüğümüz, birbirleriyle ilk bakışta alakasız karakterlerin hayatın sert darbeleri karşısında omuz omuza duracağına bizi daha en baştan ikna eden o kimya, burada kendini geç hissettiriyor. Ancak sezon finaline yaklaştığımızda taşlar yerine oturuyor, karakterlerin birbirlerine neden ve hangi yaralar üzerinden tutunduklarını da ancak o noktada gerçekten kavrayabiliyoruz. İşin ilginç tarafı, böylesine geniş ve açık bir üniversite kampüsünü merkezine almasına rağmen dizide zaman zaman neredeyse klostrofobik bir atmosferin baskın olması. Bunun dizinin tercih ettiği renk paletiyle ya da hikâyenin geçtiği mevsimle ilgisi olabilir. Ben sizi yine hatta tutup ikinci sezonu bekleyeceğim. Eğer o ilk bakışta sıradan görünen yapının içinde yakaladıkları duygusal özü kaybetmezlerse, Rooster da Shrinking benzeri ağızdan ağıza büyüyen bir başarı hikâyesine dönüşebilir.

Bu yazının ilk versiyonu 13 Mart 2026 tarihinde Oksijen’de yayımlanmıştır. Dizi finalinin ardından metin genişletilerek ve güncellenerek yeniden düzenlenmiştir.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version