Dizi Eleştirisi
The Testaments (1. Sezon) | Gilead’a Dönmek Bu Kadar Keyifli Olmamalıydı
The Testaments (1. Sezon) | Yaratıcı: Bruce Miller (uyarlama), Margaret Atwood (roman) | Oyuncular: Chase Infiniti, Lucy Halliday, Mabel Li, Brad Alexander, Isolde Ardies, Rowan Blanchard, Mattea Conforti, Zarrin Darnell-Martin, Eva Goote, Kira Guloien, Shechinah Mpumlwana, Birva Pandya, Amy Seimetz, Ann Dowd, Charlie Carrick, Elisabeth Moss | 40~52′ | Disney+
Önceki dizide tanıdığımız karakterlerin kızlarıyla karşı karşıya olduğumuz açık The Testaments’da. Kitabı okuyanlar zaten kimin kim olduğunu biliyor. The Handmaid’s Tale’ı izlemiş olanlarsa, tahmin edilmesi çok da güç olmayan akrabalık bağlarını çözmek için sezon finalini beklemek zorunda kalmıyor, o kadarını söyleyeyim. Yine de dizinin öncülüyle bağı neredeyse bununla sınırlı. Elisabeth Moss, Ahitler romanında June’a ayrılan alan sebebiyle kapıdan uğrasa da Aunt Lydia’yı oynayan Ann Dowd dışında yepyeni karakterlerle tanışıyoruz. Komutan kızlarının peri masalına en yakın hayatını yaşayan Agnes, Gilead’ın at gözlüğü takılmış sakinleriyle barışmakta zorlanan Daisy, Aunt Lydia’nın daha en başından yüzüstü bıraktığı başka bir teyze, yaşından küçük gösteren komutan adayı Garth, birbirinden renkli öğrenciler olarak Becca, Hulda ve Shunammite derken evren genişledikçe genişliyor. Üstelik The Handmaid’s Tale’deki acı verici tanışma turlarının aksine, bu karakterlerle vakit geçirmek garip biçimde keyifli. İki yakın dostun arasındaki platonik bir aşkla da vitrinini epey tazeliyor hatta. Çünkü The Testaments özünde bir lise dizisi aslında. Disfonksiyonel, bunaltıcı ve istismarın kitabını yazmış bir Mona Lisa Smile muadili gibi çalışıyor.
İlk adet kanamasının bir eşik kabul edildiği, çocuk yaştaki kızların kendilerinden onlarca yaş büyük erkeklerle evlendirildiği bu düzen içerisinde, Gilead’ı içeriden kırabilecek bir kıvılcımın yanacağının sinyallerini veriyor ilk sezon. Açık konuşmak gerekirse, geri dönmekten ürktüğümüz bu evrende yeniden heyecan verici bir alan yaratılabileceğine ben de pek ihtimal vermiyordum. Ama The Testaments’ın attığı neredeyse her dikiş tutuyor. Her şeyden önce genç kadın karakterlerin tamamının etraflıca düşünüldüğü çok belli. Hiçbiri esas kızın dönüşüm yolculuğunda harcanacak “et parçaları” muamelesi görmüyor. Bunun üzerine bir de olağanüstü bir kasting başarısı eklenince dizi iyice güç kazanıyor. Chase Infiniti ile Lucy Halliday zaten başrolleri şahane sırtlıyor. Ama bence Mattea Conforti, Rowan Blanchard ve Isolde Ardies’i de harika başarılara gebe kariyerlerinin ilerleyen yıllarında onlarla tanıştığımız dizi olarak anacağız The Testaments‘la. Ellerine geçen fırsatın farkında olan genç oyuncuların neredeyse tamamı üst düzey performanslar çıkarmış. Tüm bunlara ilaveten, kadın hareketinin son on yılda geçirdiği dönüşümle buna karşı özellikle ABD’den yükselen politik reaksiyon konusunda da Gilead artık mesajlarını doğrudan kameraya bakarak vermiyor. Seyircisinden satır aralarını okumasını bekliyor.
Her kurtuluşunun ardından bile isteye köleliğe geri dönen June’dan sonra, bu kez içgüdülerine değil mantığına kulak vermeye çalışan genç kadınları izlemenin çok daha taze hissettirdiği kesin. Attıkları her adımda şüphenin kokusunu alan, korkuyla büyümüş karakterler bunlar. Hikâye hâlâ kötülüğün erkek eli değdiğinde ne kadar banal ve korkutucu olabileceğini anlatıyor elbette. İktidarı ele geçiren patriyarkanın yarattığı tehdit de yine anlatının merkezinde. Ama bu kez gücünü tek bir kadının öfkesinden değil, birliktelikten alıyor. The Handmaid’s Tale, June’un anneliği üzerinden neredeyse mesihvari bir tekillik yaratıyordu. The Testaments ise direniş henüz büyük bir kırılma yaratmamış olsa bile, gücün kolektif hareketten doğacağını erkenden hissettiriyor. Tabii Max Minghella’nın boşluğunu Brad Alexander’la doldurduğu, Joseph Fiennes’a fazlasıyla benzeyen Charlie Carrick sayesinde erkek karakterler üzerinden kapıları açtığı anlar da yok değil. Ama bu kez dizi bunu çok daha kontrollü ve planlı yapıyor. Romanın hangi taraflarını esnetebileceğini daha iyi biliyor gibi.
Tek büyük tereddüdüm finalin yaklaşan fırtınaya dair yeterince güçlü bir hamle yapmaması. Tabii kitapla ilgili fikrim tamamen varsayımlardan ibaret. Belki Ahitler zaten daha sakin ilerleyen bir başkaldırı hikâyesi kuruyordur. Ama dizi, tansiyonu bu kadar yükselttikten sonra en heyecan verici kısmı ikinci sezona sakladığını fazla belli eden bir yerde kesiliyor. Üzerimizdeki The Handmaid’s Tale yorgunluğunu tamamen atmayı başarmışken daha kuvvetli bir kapanışı hak ettiğimizi düşünüyorum. Yine de çok yermeyeceğim tabii. Çünkü bütün o içimi sıkan olmazlara ve dini vesveselere rağmen; sistematik tacize, adaletsizliğe ve eşitsizliğe önlerinde gerçek bir rol model bile olmadan karşı koyarak kendi yollarını bulmaya çalışan genç kadınlarını daha fazla izlemek istiyorum. İlk Gilead macerasının düştüğü hataya kapılıp tadını kaçırmaları hâlâ en büyük korkum. Ama onayı çoktan gelmiş yeni sezon için şimdiden yer açtım bile.