Eleştiri
Disclosure Day | Spielberg’ün Kendi Mitolojisi
Disclosure Day (İfşa Günü) | Yönetmen: Steven Spielberg | Oyuncular: Emily Blunt, Josh O’Connor, Colin Firth, Eve Hewson, Colman Domingo, Wyatt Russell, Henry Lloyd-Hughes, Elizabeth Marvel, Hettienne Park, Tommy Martinez, Gabby Beans, Jeremy Shamos | Senaryo: David Koepp, Steven Spielberg | ABD | 145′ | Bilimkurgu, Drama, Akisyon, Gizem, Gerilim
Disclosure Day, sanki sürükleyici bir dizinin sezon ortasına düşmüşüz hissi veren bir açılış yapıyor. Spielberg, 1977 tarihli Close Encounters of the Third Kind ile tek parça hâlinde düşünülebilecek bu hikâyede, seyirciyi uzun uzun hazırlamak yerine doğrudan olayların içine atıyor. İlk olarak, ABD hükümetinin yıllar boyunca dünya dışı varlıklara uyguladığı zulmü ortaya koyan kayıtları kamuoyuyla paylaşmaya çalışan muhbir Daniel Kellner’la (Josh O’Connor) tanışıyoruz. Daniel, peşindeki ajanlar ordusunun lideri rolündeki Colin Firth’ten kaçarken kız arkadaşı Jane’i (Eve Hewson) de bu tehlikeli yolculuğun içine sürüklüyor. Filmin diğer merkezinde ise yerel bir televizyon kanalında hava durumu sunuculuğu yapan Margaret Fairchild (Emily Blunt) var. Hayatını sürekli şehir değiştirerek geçirmiş, aidiyet duygusuna yabancılaşmış Margaret’ın rutin yaşamı, penceresine konan kırmızı bir kardinal kuşuyla altüst oluyor. Bu karşılaşmanın ardından her dili konuşabilen, insanların gözlerinin içine bakarak yaşadıklarını ve hissettiklerini anlayabilen olağanüstü bir yetenek kazanıyor. Değişimin doruk noktasıysa canlı yayında dünya dışı bir dil konuşmaya başlaması. Bir anda medyadan ilgili güvenlik bürokrasisine kadar herkesin radarına giriyor.
Sonrasını filmin sürprizlerini bozmadan konuşmak kolay değil. Ancak şu kadarını söylemek mümkün; Disclosure Day, Spielberg’ün evrende yalnız olmadığımıza dair inancını merkeze alan tüm filmlerine uzanan güçlü referanslarla örülü. Üstelik bu referanslar yalnızca nostaljik göz kırpmalar işlevi görmüyor; tıpkı The Fabelmans gibi, yönetmenin filmografisini yeniden okumayı mümkün kılan yeni bir bağlam da yaratıyor. Kariyerinin başında sevdiği yönetmenlerle ve büyüdüğü sinemayla kurduğu diyaloğu filmlerinin merkezine yerleştiren Spielberg’ün dediğim gibi West Side Story ile kendi kariyerinde yeni bir döneme girdiğini hissetmiştik. Orada sıfırdan yarattığı bir yorum, The Fabelmans‘da ise bu yorumun ardındaki kişisel motivasyonları anlamamız için bıraktığı bir rehber vardı. Disclosure Day ise bu hattın doğal bir devamı gibi işlev görüyor. Spielberg bu kez çocukluğuna bakmaktan çok yetişkinliğine, sinemacı kimliğine ve geride bıraktığı külliyata dönüyor. Minority Report‘tan War of the Worlds‘e uzanan açık göndermeler, The Sugarland Express‘de rol alan Goldie Hawn’ın oğlu Wyatt Russell’a rol vermesinin yaptığı çağrışım ve Indiana Jones evrenine göz kırpan Roswell detayları, yönetmenin bilinçli biçimde kendi sahasında oynadığını gösteriyor. Yani Disclosure Day‘in kozmik yolculuğu atmosferin ötesine geçerek değil, Spielberg filmografisinin koridorlarında dolaşarak gerçekleşiyor.
Gizemin merkezde olduğu her anlatıda olduğu gibi, Disclosure Day‘in karakterlerini de uzaylıların varlığına ve bu gerçeğin devlet tarafından saklandığına dair inançlarının beslediği bir cevap arayışı yönlendiriyor. Ancak Spielberg, tehditin hiçbir zaman gökyüzünden gelmediğini özellikle hatırlatıyor. Tehlike hep içeride, kurumlarda, otoritede ve gücü elinde tutanlarda. Belki de filmin en dikkat çekici yanı, Spielberg’ün hümanizminin artık bütün insanlığı kapsayacak kadar geniş olmaması. Disclosure Day‘de kamera yalnızca elçilerine ve onların yolunu aydınlatanlara şefkat gösteriyor. Bu nedenle kötü karakterlerin neredeyse katran karasına boyanmış olması zaman zaman bir yorgunluk emaresi gibi okunabilir. Yine de filmin, tüm bu fikirleri aktarırken bir sinema filmi olduğunu unutmaması ve anlatısal ritmini koruması bu tercihin ağırlığını hafifletiyor. Öte yanda kapısını aşındırdığı manastırdan, insanın özünde yalnızca sevgiyle ya da sevginin uzantıları olan yas ve hasretle tanımlanabileceğine dair ısrarına kadar film, kimi zaman cikletten çıkmış bir mani kadar basit görünen fikirleri büyük bir samimiyetle savunuyor. Fakat Spielberg zaten kim olduğunu saklayan bir sinemacı değil. Eğer öyle olsaydı, ana akım kodlara bütünüyle bağlı bir metni böylesine kişisel ve öz referanslarla örülü bir yoruma dönüştürmezdi.
Filmi yaratıcısından bağımsız değerlendirmeye çalışırsak, Disclosure Day‘in her şeyden önce bir yaz filmi olduğunu ve uzun süredir özlemini çektiğimiz türden, herhangi bir franchise’a bağlı olmayan büyük ölçekli bir stüdyo eğlencesi olarak ele alınması gerektiğini not düşmek gerek. Spielberg’ün uzaylıları bir kez daha mümkün olduğunca az göstererek uzaylı filmi yapma refleksinin bende karşılık bulduğu da açık. Bu tercihin işe yaramasında, gişe filmlerinden güçlü performanslar çıkarma konusunda uzmanlaşmış Emily Blunt’ın payı büyük. Ödül sezonu yaklaştığında adını sıkça duyacağımız performansında Blunt, filmin mekanikleşmeye müsait yapısına duygusal bir katman ekliyor ve hikâyenin seyirciden gözyaşı koparmayı başarmasını sağlıyor. Elbette filmin, açılışında olduğu gibi finalinde de yorgun bir fikre yaslanarak perdeyi kapatmasını sevdiğimi söyleyemem. Ancak bu noktaya gelmeden önce Spielberg, Margaret’ın travmalarıyla yüzleşmesini sağlayan bölümlerde filmin eksiklerini ustalıkla kamufle ediyor. Tıpkı The Fabelmans‘da kendi çocukluk evini yeniden inşa etmesi gibi, burada da karakterini hangarın içine kurulan çocukluk evine geri götürerek geçmişi fiziksel bir mekâna dönüştürüyor. Bu anların duygusal gücü sayesinde, John Williams’ın zaman zaman göze sokulan keman yaylarını bile görmezden gelebiliyoruz.