Basın Odası

Colin Farrell’ın gözünden Sugar

Yayınlandı

on

Sinema yazarlığı kariyerimin beni getirdiği en son noktada biliyorsunuz ki kendimi bir anda Altın Küre seçmeni olarak buldum. Önümüzdeki iki yıl boyunca, çocukluğumdan beri takip ettiğim ödülde söz hakkım olacağına inanmakta güçlük çekerek geçiyor günlerim. Tabii bu şahane şansın bana tanıdığı tek ayrıcalık oy hakkı değil. Ayrıca üyelere özel etkinliklere katılma şansı da elde ediyoruz bu süreçte. Bunlardan ilki de Türkiye’ye girmemelerini bir türlü kabullenemediğim Apple TV’nin Sugar dizisi için gerçekleşti. Neo-noir türündeki yapım, Los Angeles’ta geçen ve türleri harmanlayan çağdaş bir dedektiflik hikâyesi olarak tanımlanıyor bizzat yazarı tarafından. Daha evvel The Cell (2000), Poseidon (2006) ve I Am Legend (2007) gibi filmlerin senaryosunu yazan Mark Protosevich imzalı Sugar’ın başrolü Colin Farrell ile bir araya geldik basın toplantısında.

Televizyon son yirmi yıldır bize kötü adamları sevdirmeye çalışıyor, biliyorsunuz. Bir mafya babasının panik ataklarını da izledik, bir kimya öğretmeninin uyuşturucu imparatoruna dönüşmesini alkışladık, bir medya hânedanının üyeleri arasında taraf seçtik. Altın çağ ile birlikte hayatlarımıza giren prestij televizyonu kavramı, iyi insanlar izlemeyi neredeyse sıkıcı kılacak bir ekosistem yarattı. Bir kusurunuz, bir karanlığınız, bir saplantınız yoksa seyircinin ilgisini çekemeyeceğiniz varsayıldı. Colin Farrell da Sugar hakkında konuşurken sıklıkla bu noktaya dikkat çekerek yaptı açılışı. Apple’ın klasik dedektiflik hikâyesini bilimkurgu kırıntılarıyla aynı potada eriten dizinin ikinci sezonu öncesinde John Sugar’ı Altın Küre seçmenlerine anlatırken bu karakteri ilginç yapan şeyin her hücresini dolup taşıran iyilik olduğuna birkaç defa değindi.

İlk bakışta naif bir yaklaşım tabii. Neticede Sugar, bir özel dedektif. Kaybolmuş insanları arayıp cinayetlerin peşine düşerken yozlaşmış sistemlerle mücadelesi sınırlarını zorluyor, iyi kalabilme ihtimali zayıflıyor. Ayrıca ilk sezonda öğrendiğimiz üzere Dünya’ya ait bile değil. Fakat Farrell’ın gözünde karakterin özünde bunların hiçbiri yatmıyor. Ona göre Sugar’ın temelini oluşturan parça, insanlığın en kötü taraflarını görmesine rağmen insanlara olan inancını koruyabilmesi. Böylesine bir varoluşun yaşadığımız çağa ters düştüğünün de epey farkında. Basın toplantısında insan doğasının kendisini en çok korkutan tarafı sorulduğunda Farrell’ın verdiği cevapla da karakterini nasıl inşa ettiğini daha iyi anlıyoruz.

İnsanın hem inanılmaz bir şefkat kapasitesine hem de tarifsiz bir yıkıcılığa sahip olduğunu söylerken haberleri açtığında, dünyanın farklı köşelerinde yaşanan savaşları, katliamları ve insan eliyle yaratılan felaketleri gördüğünde bazen hepimiz gibi kendisini umutsuzluğa kapılmış bulduğunu da itiraf ediyor. Ama sonra dünyada iyi insanların çok daha fazla olduğunu hatırlatıyormuş kendine Farrell. John Sugar da insanlığın karanlığını inkâr eden biri değil. Bizim birbirimize neler yapabileceğimizi iyi biliyor. Fakat yine de özünde insanların iyi olduğuna inanmayı seçiyor. Bugünün televizyon ikliminde neredeyse radikal sayılabilecek bir özellik bu. Bu da Sugar’ı, Farrell’in kariyerindeki bir önceki durağına yer alan The Penguin‘in Oz’unun tam karşı kutbuna oturtuyor.

Los Angeles’ın bambaşka bir yüzü

Gotham’ın yeraltı dünyasını ele geçirmek için önüne çıkan herkesi ezmeye hazır Oz Cobb ile kariyerine üçüncü Altın Küre ödülünü ekledi Colin Farrell. Keyifli geçen bir ödül sezonunun hemen ertesinde kayıp insanların peşinden koşan, yabancılar için kendisini tehlikeye atmaktan çekinmeyen John Sugar’la tekrar karşımızda olması hoş bir kontrast yaratıyor. İki karakter arasında doğrudan bir karşılaştırma yapmaktan kaçınıyor tabii kendisi. Bir de Oz Cobb’un karanlığını oynamaktan zevk aldığı çok belli olsa da John Sugar’ı ayrı bir yere koyuyor; çünkü kendini de ona yakın buluyor belli ki. Karakterin şık kılığı, eski filmlere olan tutkusu, dedektif hikâyelerinin cazibesi haricinde esas olarak dünyaya yaklaşımıyla bağ kurduğunu söylüyor.

Basın toplantısının ilerleyen dakikalarında kariyerinde yirmi beş yılı geride bırakmış biri olarak hâlâ oyunculuktan heyecan duyup duymadığı sorulduğunda Farrell, hâlâ sette diğer oyuncular tarafından şaşırtılmaktan keyif aldığını söyleyerek henüz mesleğine doymadığını da ifade etti. Bir sahnede partnerinin beklenmedik bir şey yapmasının, yıllardır bu işi yapmasına rağmen hâlâ kalbini hızlandırabildiğini söylüyor. Kontrol edilemeyen, oyunculuğu canlı tutan her şeye hâlâ derin bir tutku beslediği apaçık.

Sohbetin odağına ve tabii Apple’ın bizlere ulaştırdığı prodüksiyon notlarına bakılırsa Sugar‘ın ikinci sezonu yalnızca karakteri değil, dizinin anlattığı Los Angeles’ı da değiştirme derdinde. İlk sezon büyük ölçüde eski Hollywood mitolojisinin peşindeydi. Klasik noir filmlerinin hayaletleri her yerde dolaşıyor, Sugar’ın sinema sevgisi şehrin romantik yüzünü öne çıkarıyordu. Yeni sezon ise çok daha farklı bir yere gidecek. Farrell’ın anlattıklarına bakılırsa hikâye bu kez Koreatown’a, Doğu Los Angeles’a ve turistlerin pek uğramadığı mahallelere uzanıyor. Los Angeles artık yalnızca film stüdyolarından ve malikânelerden ibaret değil yani artık. Göçmen topluluklarının, farklı kültürlerin ve görünmeyen güç mücadelelerinin yaşadığı o gerçek LA var karşımızda.

Bu konu açıldığında Farrell’ın da Los Angeles hakkında konuşmaya çok hevesli olduğunu görüyoruz. Şehrin tek bir kimliğe indirgenemeyeceğini söylüyor. Çünkü Los Angeles onlarca farklı şehrin aynı beden içinde yaşadığı bir yer. Her topluluğun kendi deneyimi, kendi ritmi ve kendi hikâyesi var. Sugar‘ın ikinci sezonunda da bu çeşitliliğin peşine düşmüşler. Yalnızca hikâye gereği değil, şehrin ruhuna daha fazla yaklaşabilmek için. Farrell ayrıca Los Angeles’taki prodüksiyon kültürüne de özel bir parantez açıyor. Son yıllarda film ve televizyon üretiminin başka eyaletlere ve ülkelere kayması sıkça tartışılırken, pek çoğu gibi o da dünyanın en iyi ekiplerinden bazılarının hâlâ burada çalıştığını düşünüyor.

İkinci sezonun teması: Yalnızlık

Yeni sezonda kayıp bir boksör üzerinden yine yozlaşmış kurumları teker teker ziyaret ederek şehrin tamamına uzanan bir komplonun ortaya çıkmasını izleyeceğiz. Ancak Farrell, sezonun merkezinde yalnızlık olduğunun altını da özellikle çizdi. İlk sezonun sonunda Dünya’daki destek sistemini kaybeden John Sugar artık tek başına. Onu anlayan insanlar gitmiş durumda. Kendi gezegeniyle iletişim kuramıyor. Kız kardeşini bulamamış. Nereye ait olduğunu da asla bilmiyor. Bu yalnızlığın karakteri değiştireceğini kestirmek güç değil ve tabii onu daha “insan” yapacağını da. Farrell bir uzaylının insan olmayı öğreneceği bu çok yalnız sezonda bunun biyolojik değil, duygusal bir süreç olduğuna da dikkat çekiyor. Hatta bir büyüme hikâyesi benzetmesi yapmaktan da geri kalmıyor.

Arzu, özlem, kırılganlık, hayal kırıklığı, bir başka deyişle insan olmanın yan etkilerini izleyeceğimizi haber ediyor Colin Farrell. Dizi teknik olarak bir dedektif hikâyesi, yer yer bilimkurgu, zaman zaman da neo-noir olmasına rağmen oyuncunun gözünden bakınca bunların hepsi neredeyse bir dekor gibi görünüyor. İkinci sezonun merkezine koyduğu soru da şu: Bu kadar şiddetin, yalnızlığın ve hayal kırıklığının olduğu bir dünyada iyi kalmak mümkün mü? Colin Farrell da galiba hâlâ buna inanmak istiyor.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version