Kuir

Onur Ayı Rehberi: Dijital Platformlarda Kuir Sinema

Yayınlandı

on

Onur Ayı, Türkiye’de ne yazık ki yine olaylı geçiyor. Her şeye rağmen görevini layığıyla yerine getiren sivil toplum kuruluşlarının ve aktivistlerin sosyal medya hesapları kapatıldı. Kamuoyu yoklaması yaparcasına LGBTİ+’ları kriminalize etmeyi amaçlayan düzenlemelerin yargı paketlerine eklenmeye çalışılması da sürekli haberleştirilip dolaşıma sokuluyor. Ama bizi dolaplardan çıkaranlar onlar olmadığı için, dolaplara geri sokmalarına da izin vermeyeceğiz elbette.

Bu gelişmeler bana da önceki yıllara kıyasla epey tembel geçirdiğim anlı şanlı ayımız için bir şeyler yapma motivasyonu verdi tabii. O yüzden eski dostlar, aramıza yeni katılanlar ve göz ucuyla da olsa Oscar Boy’u takip etmeyi sürdürenler için küçük bir Onur Ayı Rehberi hazırladım. Türkiye’de faaliyet gösteren dijital platformların her birinden beşer kuir film seçtim. Kimi keşif niteliğinde, kimi artık modern klasik sayılabilecek kadar tanıdık, kimi ise cılız katalogların biricikleri. Netflix, Disney+, HBO Max, Prime Video, MUBI, TOD ve TV+ aboneleri için ayrı ayrı önerilerim hazır. Buyrun başlayalım.

MUBİ

Beş değil, 15 film önerebileceğim kadar zengin MUBİ’nin kataloğu kuir sinema anlamında. Sadece LGBTİ+ karakterlere sahip yapımlarla değil, kuirliğin hem hayattaki hem de sinemadaki farklı tezahürlerine alan açan değerli bir seçkiyle karşılaşıyoruz. Ama benim önereceklerim çok net: Türkiye’deki LGBTİ+ çocuklara sahip ebeveynlerin hikâyesini merkezine alan belgesel Benim Çocuğum‘u (Can Candan, 2013) bir kere istisnasız herkesin izlemesi, eğitim amaçlı olarak STK’lar bünyesinde de gösterilmesi lazım.  Franz Rogowski sevdamızı katmerleyen, Avustralya yapımı Great Freedom (Sebastian Meise, 2021) ise tam da gündemimizdeki kanunlarla örtüşen, kırklardan yetmişlere, eşcinseller için karanlık bir dönemi anlatıyor. The Servant (Joseph Losey, 1963), biraz daha örtük bir kuirlik barındırıyor tabii. Babasından kalan mirasla ne yapacağını bilemeyen genç burjuvayı avcunun içine almış bir uşak izliyoruz. To Wong Foo, Thanks for Everything! Julie Newmar (Beeban Kidron, 1995) drag kültürünü doksanlar ABD’sinde komedi yordamıyla gösteren kült bir film olarak zihinlerde yer ettiği için tekrar ziyaret edilmeyi hak ediyor. BFI tarafından yapılmış tüm zamanların en iyi kuir filmleri listesinde de gördüğümüz The Watermelon Woman (Cheryl Dunye, 1996) ise otuzların Hollywood sinemasında kilişeleşmiş rollere can veren isimsiz bir aktrise kafayı takmış ve bununla ilgili bir belgesel çekmeye başlayan karakterinin etrafında dönüyor.

HBO Max

Açıkçası filmlere sadık kalmaya çalışsam da HBO Max’ta hile yapmadan edemedim. Çünkü Angels in America (Mike Nichols, 2003) gibi bir işin her yeni kuşağa hatırlatılması ve seksenlerde başlayan AIDS krizinin tarihimizi nasıl da etkilediğini öğretmesi açısından çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Evet bir dizi formunda ama Tony Kushner’ın kaleminden çıkan bu metni altı saatlik, dört başı mamur bir eser olarak düşünmek de mümkün. Portrait of a Lady on Fire (Céline Sciamma, 2019) zaten eğer izlemezseniz LGBTİ+ kulüp kartınızı alamadığınız elzem bir yapım oldu artık. Ben sadece yüzüncü defa tekrar bakmanız için HBO Max’ta olduğunu hatırlatıyorum gibi düşünün. Bad Education (Cory Finley, 2019) aslında tam olarak bu seçkiye ait mi emin değilim. Ama okulundan para hortumlayan gay müdür rolünde, bir türlü açılamadığını inandığım Hugh Jackman’ı izlemek bence Onur Ayı’na çok yakışacak. Everything Everywhere All at Once (Daniel Kwan & Daniel Scheinert, 2022), ailesinden yana yaralı olan bütün minik kalpleri paramparça etmek üzere platformda. Bir de bizim sinemamızdan erkeklik, aidiyet ve bastırılmış arzular üzerine okumalar yaparken inanç suistimaline de değinen Yurt‘u (Nehir Tuna, 2023) görmeniz şart.

Prime Video

Prime Video’nun seçkisi biraz dağınık gelebilir. Maalesef Türkiye, Orta Doğu ile aynı kataloğa sahip olduğundan zaten sansüre doyduğumuz için bu platformda, kuir içeriğin de zayıf olması pek şaşırtıcı sayılmaz. Ama yine de birkaç klasik var izlenmeye değer. Mesela drag kültürünün kurmacadaki en iyi temsilcisi, Avustralya yapımı yol komedisi The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert (Stephan Elliott, 1994) ile tanışmak için fırsat sunuyor Prime Video. Robin Williams ile Nathan Lane’in Miami’de bir drag kulübünün yöneticiliğini yapan gay çift olarak karşımıza çıktığı The Birdcage (Mike Nichols, 1996) de harika bir seyirlik. Yalnız bu ikisi haricinde doğrudan kuir bir film yok gibi Prime Video’da. Onun yerine kuir kodlarla örülü, azıcık ucundan LGBTİ+ hikâyelerine rastlıyoruz. Gelmiş geçmiş en büyük Amerikalı yazarlardan Truman Capote’nin, Philip Seymour Hoffman’a Oscar getiren biyografisi Capote (Bennett Miller, 2005), Soğukkanlılıkla kitabını yazma sürecine odaklanıyor. Booksmart (Olivia Wilde, 2019), yeni kuşakların cinselliğe yaklaşımındaki değişimi ele alırken, Marilyn Monroe’lu Some Like It Hot (Billy Wilder, 1959) ise iyi yaşlanmamış birkaç elementine rağmen cinsiyet performansı üzerine düşündürmeye devam ediyor.

Disney+

Disney denince akla ilk gelen şey biz olmasak da platformun Fox’u satın alması sonrası ve tabii Hulu ortaklığı sayesinde güzel filmler mevcut seçkilerinde. Trans görünürlüğü açısından tarihî öneme sahip Boys Don’t Cry (Kimberly Peirce, 1999) ile başlayalım. Asla doğru bir temsil olduğunu düşünmüyor ve trans olmayan bir oyuncunun başrolü üstlenmesini de hoş karşılamıyorum. Ama bugünden doksanlara bakmak ve sinema tarihindeki yerimizi okumak açısından bence kıymetli bir yapım. Hilary Swank’e Oscar kazandırması da cabası. Toplumun dışına itilmiş anti kahramanlarla hüngür şakır ağlatan Can You Ever Forgive Me? (Marielle Heller, 2018) benim seçkideki favorilerimden. Melissa McCarthy’nin Oscar adayı olan performansına özellikle dikkat! Jane Austen’ın Sense and Sensibility’sini alıp bambaşka bir şekilde yorumlayan komedi Fire Island (Andrew Ahn, 2022) eğlenceli ve yaratıcı bir alternatif olarak düşünülebilir. Hem bizi Zane Phillips’le tanıştırdığı da unutulmasın. Kült statüsünü erkenden kazanan ve popüler kültüre önemli miraslar bırakmış The Rocky Horror Picture Show (Jim Sharman, 1975), hâlâ izlememiş olanlar için Disney+’da. Bir de yakın zamanda izleyiciyle buluşan, LGBTİ+ tarihinin görünmez bıraktığı bir sayfada, ABD’nin ilk kadın astronotuna ışık tutan Sally (Cristina Costantini, 2025) isimli belgeseli de izlemenizi tavsiye ederim.

Netflix

Geldik “çocuklarınızı gay yapan platform” Netflix’e. Kuir görünürlüğüne çok önemli katkıları olduğunu asla inkar edemeyeceğim Netflix’in özellikle dizi kanadında eli çok kalabalık. Ancak ben izninizle belgesel ağırlıklı, daha keşif tadında öneriler yapmak istiyorum. Yıllara meydan okuyan bir aşk öyküsü ile eriyip gitmek istiyorsanız A Secret Love (Chris Bolan, 2020), Saturday Night Live’ın yaz kadrosundan ayrıldıktan sonra trans bir kadın olarak açılan Harper Steele’ın Will Ferrell ile dostluğunu merak ediyorsanız Will & Harper (Josh Greenbaum, 2024) medyadaki trans temsiliyetini derinlemesine incelemeye alan bir belgeselle eğitilmeye hazırsanız Disclosure (Sam Feder, 2020) önereceğim. Kurmaca olarak ise benim açılma hikâyemde önemli bir rolü olan, kendine keşfetmeye dair gençlik filmi Alex Strangelove (Craig Johnson, 2018) ve dünya üzerindeki tüm ödülleri almadığına inanamadığım The Power of the Dog (Jane Campion, 2021) izlenebilir.

TOD

Eskinin Digiturk’ü, bugünün TOD’u ile devam edelim… Her telden çalan bir platform olduğu için katalogları kurcalandığında son yılların ilgi çekici yapımlarından bazılarına ev sahipliği yaptığını görüyorsunuz. Büyük bir kısmı Türkiye’de geçen ve kendi çevremizden tanıdık simalara da rastladığımız Crossing (Levan Akin, 2024), And Then We Danced‘in yönetmeninin ellerinden çıkma. Dijital çağın yabancılaştırıcı taraflarını ve alt kültürün kitle iletişim araçları üzerinden etkisini kuir bir korku hikâyesine dönüştüren I Saw the TV Glow (Jane Schoenbrun, 2024) şaşırtıcı şekilde bir kumanda tuşu uzağınızda. Elton John’ın hayatını müthiş bir gösteriye dönüştüren, aynı zamanda bir küllerinden doğma hikâyesi olduğu için müthiş motivasyon sağlayan Rocketman‘i (Dexter Fletcher, 2019) de izleyebilirsiniz TOD’da. Son olarak yılların eskitemediği, aynı yerden acıtmaya devam eden Patricia Highsmith uyarlaması The Talented Mr. Ripley (Anthony Minghella, 1999) ve Hollywood’un eşcinselliğe yaklaşımını tiye alan In & Out (Frank Oz, 1997) önereceğim.

TV+

Kapanışı da TV+ ile yapalım. Todd Haynes’in kusursuz melodramı Far from Heaven (2002) toplumun görünmez sınırlarını incelerken; Judy (Rupert Goold, 2019), kuir kültürün en önemli ikonlarından Judy Garland’ın son yıllarına bakıyor. Birinin Julianne Moore’a Oscar getirmesi gerektiğini, diğerinin de Renée Zellweger’a Oscar getirdiğini hatırlatayım. Pedro Almodóvar’ın Talk to Her‘ü (2002), doğrudan LGBTİ+ bir anlatı kurmasa da cinsiyet ve arzu üzerine yaptığı okumalarla burada kendine yer açıyor. Komedi tarihinin dönüm noktalarından Tootsie (Sydney Pollack, 1982), Şabaniye ile aynı damardan beslense de izlenmeyi sonuna kadar hak ediyor. Jessica Lange’in bu filmle Oscar aldığı da unutulmasın. Ve son olarak kuir bir ikon olduğu unutulan, dünyanın gördüğü gelmiş geçmiş en iyi ses Whitney Houston’ın hayatını anlatan belgesel Whitney (Kevin Macdonald, 2018) ile liste tamamlanıyor.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version