Kuir
Bir Yılda 52 Kuir Kitap: İlk 18 Durak
36 yaşına gelmenin getirdiği rahatlık ve ne istediğini daha iyi bilme hâliyle, hayatımı kökünden toparladığım uzun bir yılın ardından 2026’ya büyük kararlarla girdim. Bu kararlardan biri de körelmeye yüz tutan okuma alışkanlığıma yeniden hayat vermekti. Ama bu kez kendime bir şart koydum; sadece gerçekten merak ettiğim, beni heyecanlandıran hikâyeleri okuyacaktım. Kısa süre içinde fark ettim ki beni en çok içine çeken, en çok sarsan ve empati duygumu harekete geçiren hikâyeler, bir şekilde bana benzeyenlerden çıkıyor. O yüzden rotayı doğrudan kuir edebiyata kırdım. İşi biraz daha eğlenceli hale getirmek için de kendime bir hedef koydum ve bir yılda, 52 haftadan ilhamla, 52 kuir kitap okuma kararı aldım.
Yılın ilk aylarındaki tempom, malum ödül sezonunun ve Oscar yorgunluğunun da etkisiyle zaman zaman sekteye uğradı. Ama bugün itibarıyla 18/52’deyim. Goodreads bana hedefin birkaç kitap gerisinde olduğumu söylüyor olabilir ama yetişeceğime inancım tam. Hazır adı geçmişken, orada da takibe beklerim. Bir sinirle kapattığım sosyal medya hesaplarımdan biriydi. Geri döndüm ama şimdiye kadar hak ettiği ilgiyi veremedim. Orayı da toparlıyorum, merak etmeyin. Aslında bu okuma macerasını Oscar Boy’a taşımak gibi bir planım yoktu. Ta ki Instagram’da birkaç takipçim bir liste istemeye başlayana kadar. Ben de klavyenin başına geçtim dayanamayıp.
Yazıya başlamadan evvel küçük bir not düşeyim; orijinal dili İngilizce olan kitaplarda, Türkçe çevirileri olsa bile mümkün olduğunca İngilizce okumayı tercih ediyorum. Sadece bir kez istisna yaptım, ona da zaten birazdan değineceğim. Şimdi, okuma sırasına göre, “Bir Yılda 52 Kuir Kitap”ın ilk 18 durağıyla başlayalım!
Heated Rivalry ve Game Changer (Rachel Reid)
Fenomen dizi Heated Rivalry‘nin uyarlandığı romanlarla açtım bu yolculuğun kapılarını. Buz hokeyi dünyasında geçen, profesyonel sporun yarattığı sert rekabet ortamına bastırılmış kuir azgınlığı arzuları ekleyen seri, spor romanı gibi başlayıp kimlik ve görünürlük üzerine ağdalı melodramlara dönüşüyor. Twilight ve Fifty Shades of Grey okurken nereleriniz karıncalandıysa, Rachel Reid’in kalemiyle yapacağınız mesai de benzer hisler uyandıracaktır. Hafif bir başlangıç olması açısından bana çok iyi geldi. Bir de şu notu düşmeli: Dizinin adını aldığı Heated Rivalry aslında serinin ikinci kitabı. İlk kitap Game Changer‘da ise, tek bir bölüme sıkıştırılarak anlatılan Scott Hunter ve Kip Grady’nin ilişkisinin başlangıcını okuyoruz.
In Tongues (Thomas Grattan)
2000’li yılların başında geçen In Tongues, başarısız bir ilişkinin ardından 24 yaşındaki Gordon’ın Minnesota’dan New York’a giden bir otobüse binmesiyle başlıyor. Romanı, erken yetişkinlik belirsizliğinin güncesi olarak özetlemek mümkün. İçinde kuir olmanın yalnızlıkla örtüşen, kimlik ve arzu etrafında kırılarak şekillenen tarafları ağırlıkta. İkinci yarısında ise sınıfsal ve jenerasyonel bir iskelet de çıkıyor ortaya. Yanında çalışmaya başladığı zengin bir gay çiftin köpeklerini gezdirirken, kendinden kaçabilmek için eline geçen her fırsatı, niyetini okuyucudan bile saklayarak manipüle eden Gordon’ın anlatım biçimini oldukça özgün buldum. İçe dönük olmasına rağmen Thomas Grattan’ın dili son derece açık.
Yes, Daddy (Jonathan Parks-Ramage)
Kuir karakterleri sürekli istismar döngüleri içinde gösteren, bastırılmış arzuların peşinde koşarken bulanık fantezileri hayatlarının merkezine yerleştiren hikâyelerle aram pek iyi değildir esasen. Ama Jonathan Parks-Ramage’ın yaş ve sınıf farkının yön verdiği kuir ilişki dinamiklerini gerilim türüyle buluşturan Yes, Daddy‘sini soluksuz okudum. Okurunu bilinçli olarak rahatsız eden, ona konfor alanı bırakmayan roman; hayranı olduğu oyun yazarının sevgilisi olma hayali gerçek olduktan sonra hiçbir şeyin düşündüğü gibi gitmediğini fark eden genç bir adamı merkezine alıyor. Eğer listede yer açabilirsem, yazarın geçen yıl yayımlanan It’s Not the End of the World adlı romanını da okumayı çok istiyorum.
100 Boyfriends (Brontez Purnell)
Melissa P.’nin olay yaratan 100 Fırça Darbesi kitabının kuir kuzeni gibi Brontez Purnell’in kısa hikâyelerden oluşan 100 Boyfriends‘i. Parçalı anlatılar üzerinden ilerleyen kitap, modern kuir hayatın yüzeyde kaotik görünen ama kendi içinde bir dengeye sahip doğasını seksle kurduğumuz ilişki üzerinden ele alıyor. Yer yer komik, yer yer öfkeli. Purnell’in dili de edebi bir günah çıkarma defteri gibi. Neredeyse hiç filtresi yok ve kişiselleşmekten de geri durmuyor. Ama tematik tekrarları beni epey yordu. Hatta 52 kitap hedefime kısa bir ara vermeme yol açtı.
We Could Be So Good (Cat Sebastian)
Heteroseksüel bir aşk hikâyesi olsaydı çok satanlar raflarından asla düşmeyeceğine inandığım We Could Be So Good, ayağınızı yerden kesen bir romantizme sahip. 1950’ler New York’unda geçen hikâyesi, bir gazeteci ile editör arasında yavaş yavaş filizlenen bir ilişkiye odaklanıyor. Dönemin baskıcı atmosferi içinde gündelik hayatın ritüelleriyle sıcak bir kuir romans kuruyor. Politik mesajları her anlamda zayıf ama Cat Sebastian, küçük anların içine umut veren cümleler yerleştirmekten hiç geri durmamış. Taraflardan birinin evliliğin eşiğinden döndükten sonra mesai arkadaşının şefkatini fark etmesi de bana oldukça taze bir perspektif sundu. Yastığıma sarıla sarıla okudum bu sakarin aşkı.
Cleanness (Garth Greenwell)
Garth Greenwell, Cleanness‘ta Doğu Avrupa’da çalışan Amerikalı bir öğretmenin deneyimleri üzerinden arzu, yalnızlık ve beden üzerine meditatif bir anlatı kuruyor. Özellikle açılıştaki, rıza kavramını merkeze alan bölüm oldukça sarsıcı. Seksi bir olay değil, bilincin bir uzantısı gibi ele almasını da çok beğendim. Ancak roman iç monologlara gömülmeye başladıkça, bitmek bilmeyen paragrafları arasında akışı takip etmekte zorlandığımı itiraf etmeliyim. Bunun sebebi, aşırı şekerli bir romanın hemen ardından elime almam da olabilir elbette. Bir yandan da her kuir romanın benim için yazılmadığını kabul etmem gerekiyor sanırım.
Blackouts (Justin Torres)
Yıllar önce We the Animals‘ını da okuduğum Justin Torres, yine geleneksel anlatılara meydan okuyor. Blackouts’ta da kurmaca ile gerçek arasındaki sınırları sürekli eriten deneysel bir metin ortaya koymuş. Kuir tarihin silinmiş parçalarını yeniden hayal ediyor, kayıp hafıza fikrini bugüne taşımaya çalışıyor. Karşımızda yalnızca bir hikâye yok, bir karşı-arşiv inşası var. Peki bu kadar yenilikçi bir metin için benim mecalim var mıydı? Hâlâ sorguluyorum. Eğer kitaptan aklımda kalan tek bir cümle hatırlarsam – ki okuyalı yalnızca dört ay oldu – size de haber vereceğim.
Dancer from the Dance (Andrew Holleran)
Kuir edebiyatın en önemli klasiklerinden biri Dancer from the Dance. Andrew Holleran, yetmişler New York’u ve Fire Island’da geçen romanında bizi disko çağının parlak yüzeyinin altına sinmiş o derin yalnızlığa şaşaalı bir dille davet ediyor, ardından da gerçeklerle tokatlıyor. Bedenler ve arzular etrafında dönen sohbetlerin altında dipsiz bir boşluk var. Holleran bunu saklamıyor; aksine, karakterlerini ayrıntılar üzerinden çözmemizi istiyor. Her diyalogda, bugün bile geçerliliğini koruyan kuir varoluş biçimlerinin geçici özgürlüklerle elde ettiği sarhoşluğun izlerini yakalıyoruz. Tamamından büyük bir keyif aldığımı söyleyemesem de, genç-yaşlı, zayıf-şişman, güzel-çirkin gibi demode ikiliklere sıkışmış bir çevreyi çok iyi teşhir ettiğini düşünüyorum.
A Long Winter (Colm Tóibín)
Goodreads’teki etikete kanıp kuir olacağı umuduyla okuduğum A Long Winter, açıkçası bu listede biraz sırıttı. Çünkü Colm Tóibín, kuir bağlamı doğrudan değil, dolaylı gerilimler üzerinden hissettiriyor. Yakında Andrew Haigh’in uyarlamasıyla da izleyeceğimiz bu kısa romanda, dağda yaşayan bir aileyi takip ediyoruz. Anlatıcının annesi, çetin bir kış gününde evi terk edince başlayan umutsuz arama çalışmalarına tanıklık ediyoruz. Tóibín’in tipik minimalist dili, büyük olaylardan çok bastırılmış duygular üzerinden yine fırtınalar estiriyor.
Memorial (Bryan Washington)
18 kitaplık serimin göz bebeği Memorial. Uzun yıllardır hiçbir romanı bu kadar severek ve bu kadar ağlayarak okumamıştım. Merkezinde Houston’da yaşayan sıradan bir çift var. Mike, Japon-Amerikalı bir şef; Benson ise çocuk yuvasında çalışan siyah bir öğretmen. Mike’ın annesi Texas’a gelecekken, yıllardır görüşmediği babasının ölüm döşeğinde olduğunu öğrenip apar topar Osaka’ya gidiyor. Benson ise bir anda daha önce hiç tanışmadığı kayınvalidesiyle aynı evi paylaşmak zorunda kalıyor. Bu süreçte ilişkileri ciddi bir sınavdan geçerken geçmişle yüzleşmeler de kaçınılmaz oluyor. Bryan Washington, kuir olmanın aileye değen her yerini ustalıkla kaşımış ve muhatabını da kendi kırılganlıklarıyla yüzleştirme derdinde. Hem son derece akıcı bir dili hem de biçimsel açıdan keyif veren fikirleri var. Günün birinde işinin ehli bir yönetmenin eline geçer de filmini izleriz diye umut ediyorum.
Şehit! (Kaveh Akbar)
52 kitap hedefimde Seda Artar’ın önerisiyle okuduğum ilk eser buydu ve tek istisna olarak Türkçe çevirisinden okudum. Kaveh Akbar, inanç ve ölüm ekseninde katman katman inşa etmiş anlatısını. Kuir varoluştan çok göçmen deneyimine yaslanan roman, şehitlik metaforu etrafında dolaşırken aslında bizi hayatta tutan her şeye ayrı ayrı ağıtlar ve övgüler yakıyor. Ölümle bu kadar meseleli kitaplardan genellikle uzak durmaya çalışsam da, “Kurmacada daha ne yapılabilir?” sorusuna gerçekten yeni bir cevap bulabilmesini beğendim.
The Swimming-Pool Library (Alan Hollinghurst)
Bir büyük klasik daha… Bu kez rotayı seksenler Londra’sına çeviriyoruz. Aristokrasinin dizinin dibinde, AIDS salgınından hemen önce genç, güzel ve cinsel olarak özgür olmanın ne anlama geldiğini sorgulayan bir roman The Swimming-Pool Library. Alan Hollinghurst, Britanya’nın sınıf sistemini erotizm üzerinden söküp gözlem gücünü konuşturuyor. Upuzun paragrafları ve dünyaya oldukça sığ bir yerden bakan ana karakteri zaman zaman sinirimi bozmadı desem yalan olur. Bu zümreden çıkan edebiyat eseri eksikliğinin sükse yaptırdığı romanlardan.
In a Strange Room (Damon Galgut)
52 Kuir Kitap serimde yavaşlamama neden olan eserlerden biri de Damon Galgut’un In a Strange Room‘u oldu. Yunanistan, Hindistan ve Afrika’ya uzanan üç farklı yolculuk üzerinden aidiyet duygusunun sürekli dönüşüme uğradığı bir günce hissi yaratıyor. 180 sayfa boyunca karakterini tanıtmak yerine, sürekli değişen bilinç hâlini incelemeyi tercih ediyor. Kuir edebiyatın iki büyük vazgeçilmezinden biri olan yalnızlık, tek başına ölme korkusu da romanın merkezinde. Zor bir okuma değildi ama bana gerçekten yeni bir cümle söyledi mi, ondan emin olamıyorum. Belki de “evini” arayan karakterlerle eskisi kadar güçlü bağ kuramıyorumdur.
The Argonauts (Maggie Nelson)
Kitap ödevime Seda Artar’dan bir katkı daha. Türkçeye de çevrilen The Argonauts, temelde otobiyografik bir metin. Ama Maggie Nelson, düz bir hayat hikâyesi anlatmak yerine teoriyle kişisel deneyim arasında mekik dokuyarak kuir bir aile kurma fikrini merkezine yerleştiriyor. Hamilelik, partnerlik ve bedenin dönüşümü üzerine düşünürken felsefi bir hatta ilerliyor. Kabaca türler arasında sörf yapan bir kitap demek mümkün. Akademik ve deneysel yapısı nedeniyle bende çok iz bıraktığını söyleyemem.
Written on the Body (Jeanette Winterson)
Kuir edebiyatın en önemli klasiklerinden Written on the Body, cinsiyeti açıkça tanımlanmamış bir anlatıcı üzerinden aşkın obsesif ve yıkıcı doğasını anlatıyor. Jeanette Winterson, evli bir kadına saplantıyla bağlanan karakteri aracılığıyla doğrudan bedene kilitleniyor. Beden yalnızca bir arzu nesnesi değil, aynı zamanda anlatının da merkezi. Amaç da aşkın aşırılığını kimliklerden bağımsız, evrensel bir çerçevede ele almak. Tüm bunlar kitabın uzun bir kompozisyon olduğu gerçeğini değiştiriyor mu? Ne yazık ki hayır.
On Earth We’re Briefly Gorgeous (Ocean Vuong)
Doğruyu söylemek gerekirse, Ocean Vuong’un kalemi bende demlendikçe değer kazandı. Kitabın son sayfasını kapattığımdan beri On Earth We’re Briefly Gorgeous, pek çok pasajıyla zihnimde dönüp duruyor. Mektup formu üzerinden bir anne-oğul ilişkisini dinliyoruz. Kuir kimlik inşasının yanı sıra göçmen deneyiminin yıpratıcı etkileri de romanın merkezinde. Annesini anlamaya çalışırken yer yer kendisi olmaktan vazgeçmek zorunda kalan herkesin burada tanıdık hisler bulacağına eminim. Kişisel travmaları tarihsel olanlarla buluşturma biçimini de son derece etkileyici buldum.
Fat Swim (Emma Copley Eisenberg)
Son bir aydır elimde sürünen Nevada’dan (Imogen Binnie) önce, 18. kitap olarak Emma Copley Eisenberg’in Fat Swim‘ini okudum. Listedeki diğer kitapların aksine, geleneksel kuir okuma listelerinde pek karşınıza çıkmayan bir eser. Amerika’nın küçük kentlerinde geçen hikâyeler; dürtülere, bedenimizle kurduğumuz ilişkiye ve aidiyetsizliğin yarattığı boşluğa odaklanıyor. Taşraya sıkışıp kalmış olmak hepsinin ortak noktası. Eisenberg de bu ortak zeminden hareketle kuir varoluşu gündelik hayatın sıradanlığı içinde inceleyip oldukça evrensel bir yere ulaşıyor. Özgün bir kitap olduğunu itiraf etmeliyim.