Eleştiri

The Odyssey | Nolan’ın Sinema Zaferi

Yayınlandı

on

The Odyssey | Yönetmen: Christopher Nolan | Oyuncular: Matt Damon, Tom Holland, Anne Hathaway, Robert Pattinson, Lupita Nyong’o, Samantha Morton, John Leguizamo, Zendaya, Charlize Theron, Himesh Patel, Jon Bernthal, Benny Safdie, Bill Irwin, Elliot Page, Corey Hawkins, Mia Goth, Logan Marshall-Green | Senaryo: Christopher Nolan (uyarlama), Homeros (destan) | Birleşik Krallık, ABD | 172′ | Drama, Fantastik, Macera, Epik

Bunu kimsenin kalbini kırmadan nasıl ifade ederim bilmiyorum; o yüzden bodoslama dalacağım. Christopher Nolan, kariyerinin ilk yıllarındaki Memento‘yu saymazsak – ki o da müthiş taze bir sesin dünyaya kendini duyurma hevesiyle yapılmıştı – sinemayla çok da mesaisi olmayan genel izleyicinin favori yönetmenine dönüştü. Batman serisiyle çizgi roman uyarlamalarına bakışı kökten değiştirdi, Inception‘la ana akım sinemada çığır açtı, Interstellar‘la gözümüzün içine parmağını sokarcasına hüngür hüngür ağlattı. Bu sitenin ve benim sinema yazarlığı kariyerimin de var oluş sebebi olan Oscarlar’ın kurallarını değiştirecek kadar büyük bir etkisi de oldu. Açık ara en kötü filmi Tenet bile kültürel bir karşılık bulabildi. Fakat bütün bunları, aynı temaları tekrar ederek ve giderek gösterişe yaslanan numaralarla yapmaya başlayınca eleştirmesi en keyifli yönetmenlerden birine evrildi. Son dönemde ise halk nezdinde ulaştığı zirvenin sağladığı konforla, sevdiği sinemacılara daha fazla öykünen, ilham kaynaklarını seyircisinden gizleme ihtiyacı duymayan ve bunu devasa ölçekli projelerle yapan bir Nolan izliyoruz. Milliyetçiliği aklayan finaliyle beni kaybetmiş teknik harikası Dunkirk‘ün ve sektörün kendisine taç takma arzusuyla vasatlığı büyük ölçüde görmezden gelinen Oppenheimer‘ın ardından şimdi de Homeros’un Odysseia’sını uyarlıyor. Kendisinin de söylediği gibi, sinemacı olmaya karar verdiği ilk günden beri yapmak istediği o film The Odyssey.

İlyada‘dan sonra günümüze ulaşmış en eski Batı edebiyatı eserlerinden Odysseia‘nın sinemaya ilham verdiği öykülerin ve ikonik karakterlerin sayısı bir hayli fazla. Christopher Nolan ise bu binlerce satırlık destanı alıp kendi sinema dilinde yeniden şekillendiriyor adeta. Truva Savaşı’ndaki zaferinin ardından evinin yolunu bir türlü bulamayan Odysseus (Matt Damon) merkezde dursa da Nolan, geride kalanlarla da aynı ölçüde ilgileniyor. Yokluğunda eşi Penelope (Anne Hathaway) ile evlenmek isteyen taliplere karşı, babasının yaşayıp yaşamadığını bile bilmeyen Telemakhos (Tom Holland) İthake’de, başta Antinous (Robert Pattinson) olmak üzere sarayı yiyip bitiren herkesin arasında ayakta kalmaya çalışıyor. Öte yandan Odysseus’un, tanrıça Kalipso’nun (Charlize Theron) eline düşmeden önce tek gözlü dev Kiklop’la (Bill Irwin) verdiği hayatta kalma mücadelesini, Kirke’nin (Samantha Morton) mürettabatını düşürdüğü tuzağı ve ara ara karşısına çıkarak yol gösteren Athena’nın (Zendaya) hüzünlü öğretilerini izlemeye devam ediyoruz. Nolan, kendi anlatım biçimiyle de kusursuz biçimde örtüşen bu yapıda, destanın doğrusal olmayan anlatısını koruyor; zamanı da her zamanki gibi kurgusunun en önemli oyun alanlarından biri hâline getiriyor.

Hikâye anlatma sanatının görsel denemeleriyle yalnızca bugüne bakarak ilişki kurmamış herkesin özlemini duyduğu o epik tavır, son iki filminde olduğu gibi burada da Nolan’ın üretiminin her zerresine sinmiş durumda. Büyük usta David Lean’in izinden giderek parçaları birleştirirken, sinemaya aktarılması en güç görünen her ayrıntıyı özellikle senaryosuna dâhil etmiş sanki. Tamamı IMAX kameralarıyla çekilen bu iddialı yapımda denizi alıştığımız tonlarda göstermemeyi tercih eden görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema ile davullarına bizim coğrafyamızın ezgilerini beklenmedik biçimlerde işleyen Ludwig Göransson’un katkıları sayesinde savaş sahneleri, yakın dövüş koreografileri ve mecburen görsel efektlere başvurulan sayılı anlar tam da Nolan’dan beklenecek ölçüde gösterişli. Ama bu kez bununla yetinmiyor Nolan. O işitsel ve görsel şatafatı, kendi başına da ayakta durabilen bir senaryoyla destekliyor. Elbette Homeros’un emsalsiz eve dönüş destanında insanın kim olduğunu sorgulayan ve nasıl yaşaması gerektiğine dair öğütler veren katmanlar yerli yerinde duruyor. Fakat Nolan bunları çağdaş bir perspektife taşıyarak savaşın anlamsızlığını Odysseus’un travma sonrası stres bozukluğu üzerinden yeniden yorumluyor; yoldaşı Sinon’a (Elliot Page) reva gördüğü sonun yükünü omuzlarından atamayan, Athena’ya bir çehre atarken hafızasının hangi sayfasına döndüğünü paylaşan bir kahraman yaratıyor. Böylece destanın insana dair tarafını da beklenmedik ölçüde güçlendiriyor.

Belki de uzun zamandır ilk kez Nolan’ın gösterisi, anlatmak istediği hikâyenin önüne geçmiyor. Teknik bir virtüöz olarak çapraz kurgu üzerindeki ihtisası, bu kez filmi bölüp dikkat çeken bir numara olmak yerine anlatının doğal ritmine karışıyor. Kimi zaman diyalogları bastıran melodiler bile özenle hazırlanmış bir armağanın zarif kurdelesi gibi geliyor kulağa. Oyuncu seçimlerinde de daha önce birlikte çalıştığı isimlere yönelmesi ve Robert Pattinson istisnası dışında daha nötr oyunculuk paletlerine sahip isimleri tercih etmesi de bence The Odyssey‘nin en büyük artılarından biri. Her unsur başlı başına gösterişli olsa da hepsi, bu destanı tam istediği biçimde ve olayların yaşandığı anın içinde anlatma arzusuna hizmet ediyor. Christopher Nolan bu kez yalnızca büyük resme odaklanıyor. Dolayısıyla bu heybetli rejinin, birlikte çalıştığı artizanlar ve oyuncular tarafından yıllardır övgüyle anlatılan disiplinli set düzeninin doğal bir sonucu olmanın ötesine geçtiğine ikna oluyoruz. Nolan, belki de bugün başka hiçbir yönetmenin altından kalkamayacağı bir işe imza atıyor. Bir yandan da yıllardır filmlerini besleyen Odysseia’ya nihayet hakkını teslim ediyor da denebilir.

Odysseus’un ölülerle Şekspiryen buluşması, Truva Atı efsanesini kanıyla, teriyle ve gözyaşıyla yeniden kuruşu, hatta bundan sonra bir korku filmi çekmesi gerektiğine ikna eden dehşet dolu anlarıyla The Odyssey‘nin saf bir epik sinema egzersizi olarak beni tavladığı şüphesiz. Bazen klasiklerin doğduğu mutfağında belli olur ya; işte o bilinç, bu filmin bileşenlerinde emeği olan herkesin içine işlemiş durumda. Christopher Nolan, filmografisinde hâlâ aşacak zirveler olduğunu ve içerisinde bir değil, birkaç En İyi Film olduğunu hatırlatıyor. Sevelim ya da sevmeyelim, eleştirelim ya da bağrımıza basalım; çağımızın en önemli sinema kariyerlerinden birini inşa ettiği artık tartışmaya açık değil. Ama itiraf etmeliyim ki bu defa hep kazanıyormuş gibi duran, sinema salonuna yılda bir kez uğrayanların bile adını ezbere bildiği, Türkiye salonlarındaki macerasına bile kapalı gişe başlayan bir yönetmenle aynı tarafta olmanın getirdiği, varlığını unuttuğum bir haz da var. Standartları zorlamaktan da öte yeniden yazan bir anlatıcının, son yıllardaki trende uyum göstererek kendi çocukluğuna dönmektense, yıllardır filmlerinin beslendiği kaynağı direkt ete kemiğe büründürdüğü sinema zaferinde partinin tebessüm eden yüzlerinden biri de ben olacağım için çok mutluyum.

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version