Eleştiri
Power Ballad | Detone Ezgi

Power Ballad (Hayatımın Şarkısı) | Yönetmen: John Carney | Oyuncular: Paul Rudd, Nick Jonas, Peter McDonald, Marcella Plunkett, Beth Fallon, Jack Reynor, Havana Rose Liu, Sophie Vavasseur | Senaryo: John Carney, Peter McDonald | İrlanda, ABD | 98′ | Komedi, Drama, Müzik
2007 tarihli Once‘dan beri sinemayı müziksiz düşünemeyenler için üretmeye, besteciliğin ve söz yazarlığının inceliği üzerine hikâyeler anlatmaya devam ediyor John Carney. Keira Knightley ve Mark Ruffalo’yla New York sokaklarını arşınladığımız Begin Again, Dublin’in gençlik ateşini perdeye taşıyan Sing Street ve pandeminin hiç özlemediğimiz sanal ruhundan beslenen Flora and Son sonrası bu defa Power Ballad ile karşımızda. Jonas Kardeşler’in en küçüğü Nick ile komedinin yaşlanmayan yakışıklısı Paul Rudd’ı buluşturan film, Carney’nin daha önce defalarca çözümlediği müzik yaparken ünün ehemmiyeti ve geçiciliği temalarına yine ucundan dokunuyor. Ama esas meselesi, sanatın her alanını işgal eden intihal. Rudd’ın canlandırdığı Rick Power, Dublin’de düğünlerde sahne alan bir grubun solisti ve yıllardır aradığı çıkışı yakalayamamış deneyimli bir müzisyen. Çaldıkları düğünlerden birinde yolları, damadın arkadaşı ve Nick Jonas’ın kariyerine de göz kırpan eski bir pop grubu üyesi Danny Wilson’la kesişiyor. Birlikte oturup Rick’in yazdığı bir şarkı üzerinde biraz mesai harcıyorlar. Danny, Los Angeles’a döndükten sonra solo albümünde tıkanınca hit şarkı arayışı sırasında Rick’in bestesinden esinlenmekle yetinmeyip onu kendi yazmış gibi kullanıyor. Şarkı öyle büyük bir başarı yakalıyor ki ünü okyanusun öte yakasına kadar ulaşıyor. Rick ise duyduğu andan itibaren eserin gerçek sahibinin kendisi olduğunu kanıtlamak için harekete geçiyor.
Power Ballad‘ı izlerken, tek gecelik bir ilişkinin ardından çocuğun babası olduğunu kanıtlamaya çalışan bir adamın hikâyesini seyrediyormuşuz hissine kapılıyoruz. Carney, bir kez daha hak ettiği ilgiyi görememiş müzisyenlere ışık tutuyor. Paul Rudd’ın gösterişsiz performansı sayesinde de hayatını Dublin’e sığdırmış, hayallerinden vazgeçmese de ailesine sıkı sıkıya bağlı Rick’e kısa sürede inanıyoruz. Carney, neyse ki karakterlerini gereksiz komplekslerle boğmaya çalışmıyor. Hikâyedeki hemen herkes Rick’i daha iyi tanımamıza hizmet ediyor. Kızı ona hiç şüphe duymadan güveniyor, eşi her şeye rağmen yanında duruyor, grup arkadaşlarıyla yaşadığı tatlı sert sürtüşmeler ise karakterinin tutkusunu görünür kılıyor. Ne var ki filmin asıl aksayan tarafı, Nick Jonas’ın canlandırdığı Danny. Jonas’ın sınırlı oyunculuğuyla birlikte karakter hikâyenin ihtiyaç duyduğu ağırlığa bir türlü ulaşamıyor.
Esasında müzik endüstrisinin acımasızlığına Paul Rudd’ın canlandırdığı Rick daha aşina olsa da Carney, en ilginç gözlemlerini fark ettirmeden Danny üzerinden paylaşıyor. En azından klişe olmayanları. Birlikte üretmenin yarattığı eşi benzeri olmayan sinerjiyi onun yardımıyla övüyor mesela. Spot ışıklarının bir kez üzerinize çevrilmesinin, ikinci kez aynı şansı yakalayacağınız anlamına gelmediğini de açıkça hatırlatıyor. Danny’nin çok daha fazlasına sahip olmasına rağmen zirvenin tadını aldığı için yerini koruma uğruna büyük yanlışlara kolayca sürüklenmesi de bundan. Fakat karakter, kâğıt üzerinde daha etli yazılmış olsa da perdede bir o kadar renksiz, hatta lezzetsiz kalıyor. Bir noktadan sonra komedilerde bütün esprilerin merkezinde duran “düz adam”a dönüşüyor. Adının, geçmişinin ve Nick Jonas tarafından canlandırılıyor oluşunun da hiçbir ehemmiyeti yok gibi. Carney, Jonas Brothers gibi milyonlarca genç kızın kalbini fethetmiş bir gruptan çıkan oyuncusunu meta düzlemde değerlendirmeye, diskografisine ya da kariyerinin herkesçe bilinen dönemeçlerine göz kırpmaya hiç girişmiyor. Böyle olunca da elindeki en ilginç fırsatların tamamını kaçırmış oluyor.
Tüm bunlardan da önemlisi, John Carney’nin Once, Begin Again ve Sing Street‘te yarattığı gibi, filmden bağımsız dinlemek isteyeceğiniz tek bir şarkı bile yok elinizde. O sözde büyük hit öylesine niteliksiz ve akılda kalmayan bir melodi ki, hikâyenin en kritik kırılma noktasına ikna edemiyor bizi. Üstelik Danny ile Rick’in, sulandırılmış komedilerden ihraç edilmiş gibi duran yüzleşmesi de bu filme ait olmayan bir final izliyormuş hissi yaratıyor. Eksiklerine ve tökezleyen tercihlerine rağmen şunu söylemek gerek yine de; John Carney, seyir zevki yüksek filmler yapmayı hakikaten çok iyi biliyor. Tamamen ana akım formüllerle çalışmasına rağmen bunu görünmez kılabilen bir kamerası var. Seyirciyi zaman zaman zayıf hikâyelerle baş başa bıraksa da salondan kötü bir film izlemiş hissiyle çıkarmıyor. Power Ballad‘ı da bu orta şekerli filmografisinin yavan bir halkası olarak nitelendirmekte beis görmüyorum kısacası.
Oscar Boy sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.



















