Eleştiri
Rosebush Pruning | Dikenli Bir Aile Albümü
76. Berlin Uluslararası Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve şimdi Mubi çatısı altında seyirci karşısına çıkan Rosebush Pruning, kadrosu sebebiyle hepimizin ilgisini çekmiş olsa da Saltburn benzetmeleriyle derin bir darbe yiyerek tamamlamıştı ilk sınavını. Yorgos Lanthimos’un suç ortağı Efthimis Filippou’nun, 1965 tarihli Marco Bellocchio filmi Fists in the Pocket‘tan hareketle kaleme aldığı senaryonun ne sebeple Emerald Fennell’ın tren kazasıyla aynı nefeste anıldığını anlamak zor değil. Ama bunun makul bir karşılaştırma olduğundan çok emin değilim. Bir önceki filmi Motel Destino‘da da anlatısını cinsel tansiyona adayan Brezilyalı yönetmen Karim Aïnouz’un kamera arkasında yer aldığı yapım, İspanya’da babalarıyla yaşayan dört yetişkin kardeşi merkezine alıyor. Anlatıcımız Ed (Callum Turner), okumaya ya da yazmaya zerre ilgi duymayan şımarık veletlerin en başıboş olanı. Manipülasyon ve hasetin kitabını yazan kız kardeşi Anna (Riley Keough), kafayı ağabeyiyle bozmuş moda düşkünü Robert (Lukas Gage) ve sapkın normları biraz olsun yıkıp bu hâneden uzaklaşabilecek gibi duran en büyükleri Jack (Jamie Bell) eşliğinde; babaları (Tracy Letts), yakın zamanda vefat eden anneleri (Pamela Anderson) ve gelin adayını (Elle Fanning) de denkleme dahil ederek kırılgan dünyalarındaki, yüksek sesle dile getirilmesinden bile rahatsız olduğumuz arzularını izlemeye koyuluyoruz.
Lanthimos’a Dogtooth, The Lobster ve The Killing of a Sacred Deer senaryolarını emanet eden Filippou’nun tarzını bilenler için burada şaşırtıcı bir şey yok. Ensest imasından çekinmeyen, hatta ima sınırlarını ihlal etmekten de geri durmayan bir kalem kendisi. Ancak bu defa sorun şu ki Filippou, tüm bu tatsızlığın bir fantezi ürünü mü yoksa anlatının temel aracı mı olduğu arasındaki sınırı çizememiş. Müthiş bir muğlaklık içinde herkesin birbiriyle yatmak istediği ya da kandaşlığı göz ardı ederek cinsel temasa girmekten çekinmediği bir fetiş temsili izliyor gibiyiz. Burada seyirci olarak kendi ikiyüzlülüğümüzle de başa çıkmak zorunda kalıyoruz elbette. Genel güzellik anlayışına uyan oyuncuların varlığı, filmin nispeten göze daha hoş görünme çabası, seyahat dergilerinden fırlamış evler ve manzaralar eşliğinde birtakım sapkınlıklara yer vermesi, tam zıttı bir temsilde göz ardı etmeyi başardıklarımızı iyice parlatıyor ve diken üstünde oturmamıza yol açıyor sanki. Ama ne uğruna?
Vahşi dürtülerinin kaynağındaki ilkelliğini, tekil bir şekilde var olabilmek için bizi zincire vuran tüm kurumları yıkarak geçmemiz gerektiğini söyleyerek de konuşturuyor Rosebush Pruning. Zengini zengin yedirme şöleninde, hanedanların dışarıdan değil hep içeriden yıkıldığını ve bunun da tarih boyunca tekerrür edeceğini söyleyen ritüel övücü bir tarafı da var hatta. Ancak babasına diş fırçasıyla muamele çeken çocuklar ve kan tadını seven ağabeyi için çamaşırlarını giyip bacaklarına jilet atan kardeşin bu hikâyede neden yer aldıklarını anlamaya yetecek kadar güçlü değil mesajı. İstismarın karşılığı olarak doğrudan cinayeti seçmesine verdiğimiz artı puanın ya da ara sıra leş yiyici kurtları besleyerek elindekileri korumaya devam etmeleri gibi alegorilerin verdiği keyfin de filmin şok etkisine sırtını dayayan bir matematiği olduğu gerçeğini değiştirdiğini düşünmüyorum.
Beni Rosebush Pruning‘de en çok etkileyen taraf, oyuncuların senaryonun hak etmediği kadar iyi performanslar çıkarması oldu açıkçası. Sektörün Callum Turner’ı henüz nasıl kullanması gerektiğini çözebildiğinden emin değilim. Ancak Pamela Anderson küçücük rolünde parlıyor, Tracy Letts her zamanki gibi tüm fırsatları gole çeviriyor, Jamie Bell ve Riley Keough da dört kardeşin arasında oyunlarıyla öne çıkıyor. Söylenmeyeni dile getiriyor gibi yapan metnin kibirini kimi zaman tamamen gölgelemeyi başardıkları bile söylenebilir. Bununla birlikte, Aïnouz’la tanıştığım The Invisible Life of Eurídice Gusmão‘dan beri sinemasında devam eden kuir karakterleri farklı ışıklarda gösterme geleneği Rosebush Pruning‘de de sürüyor. Üstelik bu defa pozitif bir temsil değil, habis olanını koyuyor önümüze. Karakterin çarpıcı açlığının sebep olduklarını olumlayamasam da Aïnouz, bu kaosun içerisinde bile onu parlatmayı başarıyor.