Eleştiri

Camp Miasma | Ekranın İçinden Çıkmanın Hazzı

Yayınlandı

on

★★★★

Hem ilk uzun metrajlısı We’re All Going to the World’s Fair, hem de bağımsız sinema çevrelerinde ödüle boğulan I Saw the TV Glow ile radarımıza girmiş Jane Schoenbrun, yepyeni bir filmle karşımızda bu defa: Teenage Sex and Death at Camp Miasma. Hiç geciktirmeden MUBI kitaplığına eklenen Miyazma Kampı, korku sinemasının seyircisi üzerinde bıraktığı etkiyi anlatırken türün kendisinden çok onunla kurduğumuz mahrem ilişkiye bakan bir yapım. Filmin merkezinde, sayısız devam filminin ardından rafa kaldırılan kült slasher serisini yeniden canlandırmak üzere görevlendirilmiş Kris (Hannah Einbinder) adında genç ve umut vaat eden bir yönetmen yer alıyor. Kuir kimliği üzerinden projeye meşruiyet kazandırması beklenen Kris, serinin ilk filminde sağ kalan son kız olarak ünlenmiş oyuncu Billy Presley’i (Gillian Anderson) bulup yeni filme dahil etmeye çalışıyor. Bu sırada da çocukluğundan beri saplantılı biçimde takip ettiği Miasma mitolojisinin aslında neden kendisi için bu kadar önemli olduğunu çözmeye başlıyor. Schoenbrun’un önceki filmlerinden alıştığımız, kurmaca eserin insanın kimliğini biçimlendirme gücünün altını çizen bir yere savruluyoruz böylece. Ancak Camp Miasma, ilk iki filminin aksine bunu daha neşeli, fazlasıyla seksi ve oyunbaz bir yerden ele alıyor.

Kris karakterinin sorunu, sevdiği şeyin kusurlarının farkında olmaması değil. Tam tersine, o kadar farkında ki sevme deneyiminin kendisinden eksik kalıyor. Filmin başından itibaren korku sinemasını analiz edip kuir teori üzerinden yeniden anlamlandırıyor; fakat tüm bu entelektüelleştirme çabasının altında bir türlü adını koyamadığı hislere de rastlıyor. Schoenbrun’un tezgâhı tam burada denilebilir. Bir şeyi sevmenin, onunla aramıza görünür bir mesafe koyduğumuzda bile neden hâlâ mümkün olduğunu sorgulamaya girişmiş. Kuir deneyimi net olarak işaret eden bir yaklaşım bu. Popüler kültürle kurduğumuz içli dışlı ilişkide yansımamızı ekranda ya da perdede göremediğimiz durumlarda, kendimizi bulabilmek için çok tuhaf yerlere baktığımızı hatırlatıyor direkt. Bir canavarın bedeninde, bir yıldızın kameraya bakışında, bir kostümde, bir makyaj ya da saç stilinde… Kris de zihnini, Billy’nin ölümüyle tüm o cinsel arzuların birleştiği sahnedeki bakışta bırakmış. Henüz içindeki hisleri tanımlayamadığı bir yaşta, aklından gitmeyen o gözler içeride bir şeyi kaşıyor. Ne olduğunu çözemiyor yıllarca. Tabii film de buna net bir açıklama getirmiyor aslında. “Alışılmışın dışında” sayılan arzuların bazen bir beden ya da nesne gözetmeksizin, tek bir görüntüye tepki olarak ortaya çıkabileceği fikriyle ilgileniyor.

Hikâyedeki Little Death’in trans bir figür olarak hayata dair bütün büyük kavramlar arasındaki sınırları silmesi de tesadüf değil elbette. I Saw the TV Glow‘dan buraya lineer bir çizgi çekerek açılabilir. Slasher filmlerinin doğasında bulunan seks ve ölüm birlikteliğinden başka bir fikir sağıyor sadece Schoenbrun. Genç bedenlerin arzularla yanması, bu yüzden cezalandırılması, hem sevişirken hem de can çekişirken bu karakterleri en ön sıradan izlememizi de sorunlu sayılabilecek görsel bir deneyimin parçaları olarak açıp, doğasıyla birlikte kabullenmemiz gerektiğini savunuyor hatta. Hepsini seyirci üzerine ağırlaştırmadan bırakabilmesi, ilk filmlerine bakarsak, Schoenbrun için yeni sayılır. Ama burada da bir anahtar yaratmış aslında ve Billy karakterini Gillian Anderson’a emanet etmiş. Yalnızca eski bir korku filmi yıldızı olarak değil, kendi fantezisini satabilmeyi iyi bilen bir kadın olması, Anderson’ın ekran dışı kimliğiyle de örtüşünce müthiş bir sonuç çıkmış ortaya. Hannah Einbinder’ın akışta kalmaktansa her şeyi analiz etmeye çalışan karakteriyle öyle güzel bir kontrast oluşturuyorlar ki aralarındaki vahşi çekime karşı koyamıyorsunuz.

Schoenbrun, tabii ki de “gerçek” ile yine vals hâlinde. Film içinde bir film, onun içinde bir fantezi, daha da iç katmanda seyirciye aynayı döndüren bir başka oyun… Bunu bizi kandırmak için kullanmamış ama. Ana karakterinin çıktığı keşifte, fantezinin gerçekliğin karşıtı olmadığına varan nihai bir nokta var. İnsan bazen kendisi hakkındaki gerçeği ancak kurmaca bir dünyanın içinde bulabiliyor demek için eşsiz ve çok yaratıcı bir yol izliyor kısacası. Judith Butler referanslarından trans kimlik tartışmalarına, stüdyoların eski markaları yeniden paketleme açgözlülüğünden korku sinemasının kendini fazla ciddiye almasına kadar her şeyi de tiye alıyor bu sırada. Hiçbirini ukalaca bir yerden yapmıyor üstelik. Öznesinden çaldığımız tartışmaları hafifletiyor aksine. Seyircisine de her şeyi çözmüş olmak zorunda değilsiniz diye buyuruyor, etrafa bakıp düşünebilmeniz için de alan tanıyor. O sırada bilinçli olarak “campy” damara basan performanslar, iyice karikatür hâline getirilmiş oluk oluk kan da yüzünüze fışkırıyor tabii. Ama zaten tür sinemasının şiddetini eleştirmek yerine kişisel bir özgürleşme deneyimine çevirmesinde lezzeti Camp Miasma‘nın.

Beni tüm bu kargaşada en çok etkileyen, eski filmleri “uyanmış” gözlerle izleyemeyeceğimizi söylemesi. Sadece filmler özelinde de değil, bizi biz yapan her şeyin değerini kusurlu olmalarının sağladığını söylüyor Camp Miasma. Onlarla kurduğumuz ilişkinin değerini ortadan kaldıracak bir yeniden değerlendirmeyi de yararsız bulduğunu açıkça belli ediyor. Kuirliğin şanı çelişkiden ve o çelişkinin içinde yeşermekten geldiği için bize ait olmayan bir dünyanın içerisinde kendimizi bulabilmiş olmamızın hazzını da her şeyden daha yukarıya koyuyor Schoenbrun. Filmi bu sebeple sıradan bir “slasher filmlere aşk mektubu” olarak okumayı pek amatörce bulduğumu söylemeliyim. I Saw the TV Glow‘da ekranın içinde kaybolmanın acısını nasıl böğrümüze taş gibi bıraktıysa, burada ise ekranın içinden çıkmanın hazzını yaşatıyor. İlle de kimliği konuşmayı gerektirmeden, arzuyu bir anlatı aracına dönüştürerek yapılabileceklere dair eksiksiz bir çalışma. Bakması da bir hayli keyif veren Miyazma Kampı, bu zor zamanlarda kolumuzdan tutan bir dost da ayrıca. Bazen bizi karanlıktan çıkaran şey ekranda kendimizi görmek olmuyor, malum. Kim olduğumuza dair sorgulamalar içerisinde bizi tetikleyen bir görüntünün “Bak, burada senin için de bir şey var” demesi bile yetiyor. Schoenbrun’un filmi de tam o hissin peşinden gidiyor.

Teenage Sex and Death at Camp Miasma (Miyazma Kampı)

Yönetmen
Jane Schoenbrun
Senaryo
Jane Schoenbrun
Süre
112 dakika
Ülke
Kanada • Birleşik Krallık • ABD
Tür
Drama • Korku • Gerilim • Romantik
Oyuncular
Hannah Einbinder
Gillian Anderson
Arthur Conti
Eva Victor
Zach Cherry
Sarah Sherlman
Patrick Fischler
Dylan Baker
Jasmin Savoy Brown
Quintessa Swindell
Kevin McDonald
Jack Haven
Freya Edwards
Amanda Fix

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Exit mobile version