Eleştiri

Wild Horse Nine | McDonagh’ın Alışıldık Numaraları

Yayınlandı

on

★★★

In Bruges’la radarımıza girmeden evvel tiyatroda çoktan rüştünü ispat etmiş ve kısa filmi Six Shooter’la da Oscar almış bir yönetmen Martin McDonagh. Artık ne yapsa ödül grupları tarafından baş tacı edildiğinden her filmine ayrıca dikkat kesiliyoruz. En karanlık meseleleri bile absürt bir mizahla ele alabilen, ölümün kıyısında dolaşan karakterlerine yenileri eklendi bu sezon. In Bruges’un suçluluk duygusuyla boğuşan tetikçilerinden The Banshees of Inisherin’in anlamsız gibi gözüken bir inatlaşmayı varoluşsal bir krize dönüştüren iki arkadaşına kadar uzanan çizgisinde, yine insan doğasına dair karamsar gözlemlerini kahkahayla buluşturuyor McDonagh. Wild Horse Nine, aynı damarı bu kez 1973 Şili’sine, CIA’in Salvador Allende hükümetini devirmek için yürüttüğü operasyonların gölgesine taşıyor. Tanıdık numaralarını taptaze bir tarihsel bağlamla buluşturmak, aynı ölçüde güçlü bir film çıkarmaya yetmiş mi kısmı ise muamma. Filmografisinde daha mütevazı bir yere oturan yapım, önceki filmlerinde çok daha incelikli biçimde işlediği temaları yeniden ziyaret etmekle yetiniyor denebilir.

CIA ajanları Chris (John Malkovich) ve Lee (Sam Rockwell), Şili’deki görevlerinin ortasında Paskalya Adası’na bir seyahate çıkıyor. İlk bakışta iki meslektaşın tuhaf diyaloglarıyla ilerleyen bir tatil filmi izlenimi veren hikâye, kısa sürede Chris’in geçmişteki operasyonlarının ağırlığını, giderek kötüleşen sağlığını ve hafızasındaki boşlukları açığa çıkarınca filmin nereye gideceğini de az çok tahmin ediyoruz. Ancak bu yolculuk, yalnızca kişisel hesaplaşmalarla sınırlı değil. İki ajanın Amerikan dış politikasının karanlık tarihindeki yerini de sorgularken aslında ABD’nin bugüne de değen bir yere varıyoruz. McDonagh, karakterlerinin ahlaki çürümesini ülkenin başka coğrafyalarda yarattığı yıkımla yan yana getirirken bireysel suçlulukla siyasi sorumluluk arasında bir bağ kurmaya çalışıyor. Ne var ki filmin gerçek bir tarihsel felaketi kara komedinin malzemesine dönüştürme biçimi, bu iki düzlemin birbirini beslemesinden çok, zaman zaman birbirinin altını oymasına neden oluyor.

Aslında Wild Horse Nine‘ın en büyük sorunu, McDonagh’ın daha önce çok daha başarılı biçimde kurduğu bir dengeyi yeniden yakalayamaması. The Banshees of Inisherin‘de anlamsız şiddetten, dostluktan ve beraberinde gelen yalnızlıktan doğmuş insanın kendi varlığına anlam yükleme ihtiyacı, giderek büyüyen bir trajedinin parçaları hâline geliyordu. Burada da ölümle yüzleşen, geçmişini tartan ve geride ne bırakacağını düşünen bir karakter yok değil. Ancak Chris’in vicdanıyla kurduğu ilişki, filmin politik iddialarıyla aynı ölçüde derinleşmiyor. CIA’in müdahaleciliği ve Amerikan gücünün başka ülkelerdeki yıkıcı sonuçları üzerine söylenecek çok şey varken, film sık sık sivri diyalogların ve absürt durumların konforuna sığınıyor. Karakterlerin dünyaya ilişkin nihilist bakışlarıyla hikâyenin kefaret arayışı arasındaki gerilim de yeterince verimli bir çatışmaya dönüşemiyor. Sonuçta McDonagh, hem dünyanın acımasızlığına dair karamsar bir tablo çizmek hem de kişisel olarak vicdanının yüklerinden arınma ihtimalini açık tutmak istiyor; fakat bu iki yaklaşım arasındaki mesafe bir türlü kapanmıyor.

Yine de filmin içerdiği performanslar, bu dağınık yapının içinde kendine ait bir alan açmayı başarmış. John Malkovich, Chris’in küstah, öngörülemez ve zaman zaman çocukça tavırlarının arkasındaki korkuyu ve pişmanlığı ustalıkla taşıyor. Şimdiden Oscar adaylığı yazabiliriz hânesine. Senaryonun da tanıdığı imkân sayesinde karakterin geçmişteki suçlarını neredeyse gündelik bir sohbet konusuymuş gibi anlatabilmesi, onu hem itici hem de tuhaf biçimde izlenebilir kılmış. Sam Rockwell ise Chris’in taşkınlıklarını dengeleyen, ona duyduğu bağlılıkla görevine sadakati arasında sıkışan Lee rolünde çıkıyor karşımıza. İkilinin atışmaları, McDonagh’ın diyalog yazarlığındaki beceriyi hatırlatan bir canlılığa sahip. Fakat bu kimya, karakterlerin duygusal dönüşümlerindeki inandırıcılık sorunlarını bütünüyle örtüyor iddiasında bulunmayacağım. Steve Buscemi’nin de katıldığı oyuncu kadrosu, filmin mizahi ritmini ayakta tutsa da senaryonun açtığı gedikleri kapatmakta zorlanıyor.

Wild Horse Nine, McDonagh’ın sinemasına yabancı bir film değil kesinlikle. Aksine, onu yıllardır ilgi çekici kılan pek çok unsur burada da mevcut. Ölümün gündelikleştirilmesi, erkeklerin dış çeperlerine kondurdukları imajın aksi yönünde işleyen tuhaf yakınlıkları, ahlaki açıdan savunulamaz karakterlere duyduğumuz istemsiz sempati ve bütün bunların içine sızmış buram buram kara mizah… Ne var ki bu kez tanıdık malzeme, yeni bir şey söylemekten çok eski fikirleri farklı bir dekorun önünde yeniden sahnelemekle meşgul. Paskalya Adası’nın zamana direnen heykelleri, karakterlerin geçiciliği ve Amerikan müdahaleciliğinin tarihsel mirası arasında kurulabilecek ilişki, filmin en ilgi çekici düşünsel damarlarından biri olmaya adayken hepsi figüran muamelesi görüyor. McDonagh’ın kara mizahı trajediyi hafifletmek yerine daha da keskinleştirme konusundaki uzmanlığını bildiğimizden hayal kırıklığı yaratsa da filmi yalnızca onun standartlarına göre düşük bir yerde gördüğümü not düşmeliyim.

Wild Horse Nine (Vahşi At Dokuz)

Yönetmen
Martin McDonagh
Senaryo
Martin McDonagh
Süre
118 dakika
Ülke
Birleşik Krallık • ABD • Kanada
Tür
Drama • Komedi • Aksiyon • Suç • Gerilim
Oyuncular
John Malkovich
Sam Rockwell
Steve Buscemi
Tom Waits
Parker Posey
Mariana di Girolama
Ailín Salas

Yorum yazın...Cevabı iptal et

Mobil sürümden çık