Eleştiri
Possible Love: Sınıfsal Mesafelerin Gerisinde
Daha çok yakın tarihte Burning‘i göklere çıkardığım için her şeyin en iyisini bilen sosyal medya kullanıcılarının gazabına uğramış biri olarak, Lee Chang-dong sinemasının bende ayrı bir yeri olduğunu belirtmem gerek öncelikle. İnsan davranışlarını açıklamak yerine onları bütün çelişkileriyle gözlemleyen, her durumda da kamerasını hep nazik bir mesafeye konumlayan bir sinemacı Lee. Esas marifeti her zaman iyiyle kötü, haklıyla haksız arasındaki sınırları sürekli bulanıklaştıran karakterleri oldu. Possible Love da aslında benzer bir yerden yola çıkıyor. Komşunun hiçbir şeyine göz dikmeyeceksin buyruğuyla açıldıktan sonra birbirinden farklı ekonomik koşullarda yaşayan iki çiftin giderek kompleks bir hâl alan ilişkileri üzerinden iki sınıf arasındaki uçuruma dökülen dürtüleri izlemeye koyuluyoruz. Beslenmemiş arzular, sebepleri çeşit çeşit kıskançlıklar, “sahip” pozisyonunda olmaya duyulan açlık… Bir işçi grevinin ardından hayatı altüst olan Ho-seok (Sul Kyung-gu) ve eşi Mi-ok’un (Jeon Do-yeon) yolları, bu süreçteki mağduriyetlerini belgelemek isteyen sinemacı Ye-ji (Cho Yeo-jeong) ile varlıklı kocası Sang-woo (Zo In-sung) ile kesişiyor. Ardından da iki ailenin birbirlerinin hayatlarına girdiği tanıdık bir sınıf çatışması izlemeye koyuluyoruz.
Possible Love‘ın pek çok iyi fikri var elbette ama bunlardan en çok parlayan Ye-ji’nin belgesel projesi. İşten çıkarılanların yaşadıklarını görünür kılmak isterken, hikâyesini aktarmaya çalıştığı insanlarla kurduğu ilişkide etik açıdan sorunlar baş gösteren anlatıcı, üzerinde durmaya değer bir çelişki koyuyor önümüze kesinlikle. Samimiyetin empati kurmaya yetersiz gelmesi, aralarındaki ekonomik ayrıcalık farklarının yarattığı o adı konmayan gerginlik pek çok cümleye kapı açıyor. Neticede Ye-ji, istediği zaman kamerasını kapatabilen, hayatının konforuna geri dönüp kulak kesildiklerini bir çırpıda rafa kaldırabilen biri. Başkalarının yoksunluğunu sanatının malzemesine dönüştüren birinin motivasyonlarını sorgulamaya başlamamız, filmin kendi sınırlarının dışına taşan düşünsel bir alan doğuruyor. Mi-ok ile kurduğu arkadaşlığın bir çıkarın gölgesinde kalması da bu düşünme egzersizini genişletiyor. Filmin açılışındaki on emir göndermesi bu açıdan mühim bir konumda. Fakat Lee’nin bütün gözlemlerini anlatıya yerleştirme biçimini fazla açıklayıcı ve hatta şematik bulduğumu da itiraf etmem gerek. İşçi hakları mücadelesinden burjuvazinin kendi ayrıcalıklarını görünmez kılma becerisine, bütün bunlar zaten sinema tarihinde defalarca işlenmiş başlıklar. Lee de yeni bir bakış açısı geliştirmekten ziyade bildiğimiz karşıtlıkları yeniden düzenleyerek önümüze koymuş gibi hissediyorum.
Her Lee Chang-dong filmi gibi ağır ağır ve kısık ateşte pişiyor Possible Love. İki çiftin birbirlerine yaklaşma biçimlerinde sinemasının bütün alışıldık başlıklarına rastlıyoruz. Ancak bu başlıkları bir araya getirerek daha büyük bir duygusal karşılık yaratma konusunda çok bekletiyor bu defa izleyicisini. Gündelik hayatın içine yerleştirdiği gizem duygusundan ve karakterlerinin psikolojisini çevreleyen o düpedüz şiirsel belirsizlikten eser yok sanki. Possible Love biraz fazla düz ve hatta neredeyse nostaljik kalıyor yaklaşımında. Görsel açıdan da benzer bir damarda olduğunu söyleyebilirim. Kim Ji-yong’un görüntü yönetimi özellikle sahil evindeki bölümde birkaç etkileyici kompozisyon yakalasa da filmin genel prodüksiyon hissi, Lee Chang-dong gibi sinemasal dünyasına büyük bir özen gösteren yönetmenden beklediğimiz seviyenin bir hayli altında. Bunu söylediğim için ben de utanıyorum ama neredeyse televizyon filmi estetiğine yaklaşan bir dokusu var. Dolayısıyla hikâyenin zaten yeterince güçlü olmayan dramatik dokusunu zayıflatıyor bu manzara.
İzleyen herkesin hemfikir olacağı konu, sanıyorum ki son çeyreğe yerleşen, sahil evine gittikleri bölümde filmin ritmini bulduğu olacaktır. Bu iki zıt hayatın pek gösterişli ama bir o kadar da alçakgönüllü mekâna sıkışması teorik düzeyde tartışılan sınıfsal sürtüşmeyi somut bir huzursuzluğa dönüştürüyor hemen. Keşfedilmemiş bütün duyguların su yüzüne çıktığını görüyoruz o evin büyüsü sayesinde. Ağırlık merkezini de değiştiriyor bu sırada film. O ana kadar daha ketum, yaşadıklarının travmasını üzerinden atamamış ve aslında tüm olayların esas öznesi Ho-seok alıyor sahneyi. Belgeselin konusu olmaktan çıkıp filmin konusu da oluyor aynı zamanda. Sul Kyung-gu’nun oyunculuğunun bu dörtlü arasında en iyisi olduğunu düşünmemde de tamamen o yazlık evdeki sahneler etkili. Tüm öfkesini ve kırılganlığını aynı anda, hem de müthiş bir ahenkle dışarıya bırakıyor. Eşinin dindiremediği ve satır aralarında ifade ettiği arzularına yer verilen kısımlar ise aynı derecede başarılı değil maalesef. Hayranlık beslediği Sang-woo’ya bir insaniyet kazandırsa da gerisi gelmiyor.
Eksik kalmış bir buluşmanın hayal kırıklığını yaşıyorum kısacası Possible Love‘da. Düşünsel zenginliğini kâğıda dökerken hep mürekkebi tükenmiş, aynı ölçüde bir sinema deneyimine de tercüme edilememiş bir film oldu benim için. Tek başına sermayeye hizmet eden kolluk kuvvetlerinin işçiyle çarpıştıkları sahne bile bu ifademi desteklemeye yetiyor Finale doğru yakaladığı gerilimin oyuncularının katkısıyla etkileyici bir noktaya ulaştığını inkâr edemem. Ancak geriye dönüp baktığımda filmin önemli bir bölümünün bu kapanışa hazırlık yapmakla yetindiğini düşünüyorum. Burning‘i yapmış bir yönetmenin elinden çıkmış olmasına rağmen o benzersiz dokunuşunu çok daha az hissettiğimiz, yer yer de fikirlerine fazla yaslanan bir çalışma bana kalırsa. Tabii ki olağanüstü kariyerinin bize tanıdığı bir müşkülpesentlikle konuştuğumu da söylemem gerek. Bugüne kadar En İyi Uluslararası Film Oscar’ı için yalnızca bir kez aday gösterilen ve o tek adaylığında Parasite ile ödülü evine götüren Güney Kore sinemasını yarışta çok iyi temsil edeceğine şüphe yok. Hatta olası adaylığı Lee Chang-dong’un kariyerine verilecek bir teşekkür olarak düşünmek de mümkün.