Cannes Bülteni: Sinema, televizyonu döver mi?

Cannes Bülteni: Sinema, televizyonu döver mi?

Will Smith, Jessica Chastain, Pedro Almodovar

Her sene Cannes Film Festivali’ne dair yazılarımı sabah saatlerinde yayımlıyor, bir önceki günü olabildiğince özetliyordum. Ama bu sefer yeni iş, yeni ev aynı haftaya denk gelince ne ben Cannes heyecanına kendimi kaptırabildim, ne de o yazıları zamanında önünüze sunabildim. Ama bu sefer şöyle iştah kabartacak kadar çok bilgi biriktikçe, belki her gün, belki iki günde bir daha farklı bir format ile çene çalayım istiyorum. Zaten sosyal medya aldı başını gitti, görseller her yerde. Biz biraz kaçırdığımız satır aralarına odaklanalım, Altın Palmiye yolunda olup bitenleri konuşalım.

Efendim, festival zaten skandalımsı bir sohbet ile açıldı. Netflix’in ana yarışmadaki iki filmi, The Meyerowitz Stories ve Okja yarışma dışı edilmenin eşiğinden döndü. Çünkü festivalin yönetici komitesi, bu iki yapım da Fransa’da gösterime sokulmayacağından homurdanıyordu. Malum ana seçkide TV projelerini istemiyorlar. Neyse ki bir şekilde yarış içerisinde kalmalarına karar verildi. Fakat şimdi de jüri başkanı Pedro Almodovar’ın ağız ishali olmuşçasına açılışta söylediği cümleler konuşuluyor. Neymiş, kendi filmlerinin sinemada izlenmesini istiyormuş, bu Netflix filmlerini Altın Palmiye için değerlendirmeye alamazmış da bilmem ne… Kulislerde Pedrocuğun pek de iyi anlaşmadığı söylenen Will Smith ise yakın tarihte gelecek Netflix filminden midir bilinmez, tam aksi olmasa da sanal portalın lehine konuşmuş.

Üzerine ne dense boş… Televizyon, beyazperdeyi ciddi anlamda tehdit eden bir sektör artık. Çünkü daha özgür bir habitat mevcut ve zaman konusundaki rahatlık da hikâye anlatma sanatı adına geniş davranabilme hakkı tanıyor sinemacılara. Büyük stüdyolar, Pedro beyefendi gibi istediği filmi hemen yapamadığından sürünen yönetmenlere yer vermezken Netflix, Amazon gibi kurumlar yol açıyor. Tabii burada bahsi geçen yönetmenler Bong Joon-ho ve Noah Baumbauch, ama yine de daha büyük düşünüp sağladıkları fırsatları konuşmak lazım. Dolayısıyla film sinemada izlenir inadını şahsen anlamsız buluyorum. Yedinci sanatı sevenler bırakın teknolojinin delişmenliklerinden dilediği gibi yararlansın. Kimi gitsin sinemada izlesin, kimi de TV’de. Talep de, güç de ortada.

Wonderstruck

Bu komik sohbetleri geçip gösterilen filmlere gelelim… Açılışı yapan Ismael’s Ghosts ile ilgili tek bir olumlu eleştiri okumadım. Herkesin dalga konusu olmuş. Charlotte Gainsbourg’a zerre tahammül edemediğimden başarısızlıkları belli belirsiz bir haz yaşatıyor bana. Çok umutlu olduğum Todd Haynes filmi Wonderstruck beklenen fırtınayı yaratmadı. Yine sevenler mevcut tabii; fakat bir önceki filmi Carol festivalde daha çok kucaklanmıştı. Andrey Zvyagintsev imzalı Loveless‘da da benzer bir durum söz konusu. Beğeneni az. Artık Altın Palmiye için sırası geldi derken yarıştığıyla kalacak.

Ben yine sosyal medyadan aldığım haberleri toparlar, hakkında yazmaya değecek kadar çok şey birikince blogun başına otururum. Şimdilik bunlarla idare edin bakalım. Ağzımızın sulandığı bir başka Cannes yazısında görüşmek üzere.

Yazar Hakkında

1990 doğumlu. İkizler. Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümünde okudu. Mesleğini sevemeyince Finans Mühendisliği ve Risk Yönetimi'ne zıplayıp Imperial College ve UCL'de gerekli eğitimlerini tamamladı. Şu an King's College London'da Film Studies masterı yapıyor. Closet kapağını kırdığından beri keyfi yerinde. Çok konuşur, çok çalışır. Artık markasının kutsal tanımamak olduğunu da çözdü. Drag Race tutkunu. Ödül sezonuna bağımlı. Her türlü fobi ve ayrımcılık da bünyesinde kaşıntı yapıyor.

Benzer yazılar

Yanıt verin.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.